ephesusyayinlari.com

ARMONİ ELEMENTLERİ 3: KIZIL KIYAMET - ÖN OKUMA

47,00
Temin süresi 3 gündür.
İndirimli Fiyat : 47,00 TL

Melody

Ölüm Çukuru’ndan silinişimizin, Sean’ı orada bırakışımızın ve Melany’yi son görüşümüzün üzerinden kırk sekiz saat, yirmi dört dakika, on yedi saniye geçmişti. Onları en son kırk sekiz saat, yirmi dört dakika ve üç saniye önce görmüştüm. Zaman aktıkça çıldıracakmış gibi hissediyor, yavaşça kafayı yiyordum. İki gündür gözüme tek bir damla dahi uyku girmemişti. Hem kardeşimi hem de Sean’ı düşünüyordum. Ayrıca Sierra’yı orada, savaşın ortasında bıraktığımızı da sonradan fark etmiştim. O kendi başının çaresine bakabilecek kadar güçlüydü ama Sean onun kadar şanslı değildi. Aldığı sert darbeden sonra ciddi şekilde yaralanmış ve güçsüz düşmüş olmalıydı. Aklıma en kötü senaryoyu getirmek istemediğimden kendime sürekli onun sadece yaralandığını söylüyordum ama bunun doğru olup olmadığından da emin değildim. Toprağın üzerinde hareketsiz yatan bedeni ve etrafında birikmeye başlayan kan aklıma geldikçe ölmüş olabileceği düşüncesi, umuda bağlanmış diğer tüm düşünceleri yiyip bitiriyordu. Bir an önce onun yaşayıp yaşamadığını öğrenmek zorundaydım.

Kan Ateşi Kristali’ndeki tüm gücü beşimizi Ölüm Çukuru’ndan götürmek için kullanmıştım, bu yüzden onu başka kristallerin enerjisiyle doldurmalıydım. Kristalin kendisini yenilemesi için zaman gerekliydi fakat bizim, onun eski gücüne kavuşmasını bekleyecek kadar zamanımız yoktu. Bunu bildiğimden, elimde tek bir kristal olduğundan, onu daha sonra yeniden kullanmam gerekeceğinden ve ayrıca ateş kristalinin diğer kristalleri bulabileceğini düşündüğümden… Kan Ateşi’ni kullanırken Cehennem Tapınağı’nı düşünmüştüm.

Olağanüstü güçleri olan bu kristalin, diğer kristalleri bulabileceğinden emindim fakat yanıldığımı anlamam fazla uzun sürmemişti.

Tahmin ettiğimin aksine tapınağın içinde değil, dağlık bir arazinin ortasında, ağaçların arasından geçen küçük bir su kaynağının kenarında uyanmıştık. Kaynak gözle görülebilir uzaklıktaki daha büyük bir su kaynağına bağlanıyor ve kayalıkların arasından akarak birkaç metre yüksekliğindeki şelaleye dönüşüyordu.

Yine de tapınağın yakınlarda bir yerlerde olduğunu hissedebiliyordum. Kan Ateşi sayesinde bizi onun yakınlarına getirebilmiştim, ancak bundan sonrasında iş başa düşmüştü. Tapınağın yerini her bir taşın, her bir ağacın ve her bir çalılığın ardına bakarak kendi başıma bulmalıydım.

Zaman kaybetmeden attığım her yeni adımda ona daha çok yaklaştığımı biliyordum.

Direkt olarak tapınakta uyanmamamızın, tapınağın bizi içeri kabul etmemesinin birkaç sebebi olabilirdi ama en önemli sebebinin bulunmak istemediği olduğunu biliyordum. Büyücüler hiç de doğal olmayan yollarla tapınağı bulup beni zorla oradan çıkardıklarında tapınak, kristallerin gücünü emip savunmaya geçmiş ve yeterli güce eriştiğinde kendine yeni bir prenses bulmak için yollara düşmüş olmalıydı. Tapınağın son prensesi olduğum için içeriye girme hakkım vardı ama orada hoş karşılanıp karşılanmayacağımı bilmiyordum. Tapınak kendisine yeni bir yoldaş bulduysa beklemediğimiz gelişmeler yaşanabilir ve kendimizi istemediğimiz bir sorunun ortasında bulabilirdik.

İki gündür şelalenin yanında kalıyor ve tapınaktan bir iz bulabilme umuduyla çevreyi inceliyorduk. Hiçbir iz bulamadığımız onlarca saatten sonra, daha önce önünden geçmeme rağmen defalarca gözden kaçırdığım patika bir yola saptım. İlk defa yolun sonunda bir şey bulabileceğime gerçekten inanıyordum.

Gecenin ilerleyen saatlerine rağmen bulunduğumuz yerde güvendeydik. En azından şimdiye kadar ormanın koruyucu ruhlarını kızdıracak hiçbir girişimde bulunmamıştık ve onlar da bizi cezalandırmak için ortaya çıkmamışlardı. Üstelik Gözyaşı Vadisi’nden uzaktaydık ve bulunduğumuz orman zararlı yaratıkları içerisinde barındırmıyor, sadece barış içinde yaşayan canlılara ev sahipliği yapıyordu.

Düşünceme göre tapınak kendisine yeni bir prenses bulana kadar etrafta dolaşmış ve bulduğu anda da büyücülerden gördüğü tüm zararı gidermek için bu topraklara gelmişti. Kırılan kristallerin kendisini onarması aylar, hatta yıllar alabilirdi. Tapınaktan çıkarılan sağlıklı kristaller sorunsuz çalışsa da içeride kalan bozuk kristaller düzeltilmeliydi. Onarılmazlarsa tüm işleyiş devasa bir karmaşaya dönüşebilir ve bu da beraberinde büyük bir felaketi getirebilirdi. Geçmiş ile geleceği gösteren vizyonlar karışır ve onları izleyen kişinin zihniyle büyük ölçüde oynayıp onu delirtebilirdi. Ayrıca çürük kristaller, diğer kristalleri hasta ederdi ve bu da içinden çıkılamaz bir döngüye sebep olurdu.

Lyssa tarafından korunan bu topraklarda daha önce bulunmuştum. Lyssa, geçmişinde insanlara delilik saçan bir yaratığın ruhuydu ama doğaya karşı ettiği yeminden sonra kendini iyi olmaya adamıştı. Bu sayede de doğa, onu barış içeren bu ormanın koruyucusu yapmıştı. Cehennem Tapınağı’nın aldığı hasarları kendi kendine zamanla düzeltebilmesi için en güvenli yer burasıydı. Ayrıca kristallerin iyileşmesinin en sağlıklı yolu, yavaş yavaş kendilerini yenilemeleriydi.

Adım adım ilerlediğim patika yolun sonundaki çalılıkların ardından yoğun bir duman bulutu yükselerek havaya karışıyordu. Biri ya da birileri yakın zamanda ateş yakmışa benziyordu. Her ne kadar barış içindeki bir ormanın içerisinde olsam da gözümü dört açmalıydım. Burada yalnız değildik ve güvenliğimiz için karşımızdaki kişilerin tehlike arz etmediklerinden emin olmalıydım. Dikkat çekmek istemediğim için çalıların yanına kadar ağır ağır ilerledim. Attığım her adım, bir öncekinden daha sessiz ve kusursuzdu.

Hafifçe araladığım dalların arasından ileriye bakarken gözlerimi şaşkınlıkla kıstım. Orta yaşlı iki adam, yaktıkları ateşin etrafında bağdaş kurmuş ve önlerinde pişmekte olan tavşan etine bakıyordu. Arada sırada fısıldayarak konuştuklarını duyabiliyordum ama ne konuştuklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Karanlıktan dolayı net olarak seçemesem de yaktıkları ateşin aydınlattığı kadarıyla etraflarını inceledim. İkisinin de yanında toprağa sapladıkları keskin, parlak kılıçları vardı. Beni şaşırtan asıl şey ise girişi çalılarla örtülmüş olan Cehennem Tapınağı olmuştu. Adamların tapınaktan haberi olup olmadığını bilmiyordum ama ona çok yakın bir yerde oturuyorlardı.

O an aklımdan iki şey geçti.

İlki, yeni bir tapınak prensesinin içeride oluşu, büyüyle tapınağı koruyuşu ve bu sayede adamların etraflarındaki yapıyı fark etmedikleri; ikincisi ise bu iki adamın tapınağı bir şekilde çalmış olmasıydı. İkinci düşüncemin gerçek olmamasını umdum ama geçen onlarca dakikadan sonra tapınağın içinden çıkan küçük bir erkek çocuğu düşüncelerimi darmaduman etti. O, ürkek adımlarla ateşin yanındakilere yaklaşırken nefesimi tuttum ve söyleyeceği şeyi duymak için kendimi zorladım. “Annem, eğer zincirlerini çözerseniz size kristalleri satıp kazandığınızdan çok daha fazlasını vereceğini söylüyor.”

Ateşin sağında oturan adam yerinden kıpırdamadı ama kılıcına uzanıp onu kavradı. Kılıcın ucu çocuğa çok yakındı. “Böyle bir şey olmayacak ufaklık, içeride annenin bize verebileceğinden çok daha fazlası var.” Ufak bir hamle yapıp kılıcı çocuğun boğazına değdirdi. Olduğum yerden çıkıp adama saldırmamak için kendimi zor tutuyordum. “Şimdi sana zarar vermeden önce içeriye dön, yoksa seni de zincirleriz.”

Çocuk içeriye döndüğünde adamlar kendi aralarında gülüşmeye başladı. “Mücevherleri satıp kazandığımızdan daha fazlasını mı verecekmiş? Bu kadın kendini ne sanıyor?”

Bir tanesi, pişmiş olan tavşan etine uzandı. “Bulduğu madeni kendine saklamak için yalan söylüyor olmalı, bütün kristalleri satana kadar onları bırakmayalım.”

Anladığım kadarıyla bu adamlar tapınağın içinde bir kadını hapsetmişlerdi. Tahminimce bu tapınağın yeni prensesiydi. Neden büyü yapıp kendisini kurtarmıyordu ki? Bunun sebebini anlayamamıştım ama içerideki kadının normal bir insan olma olasılığı da yok değildi, belki de tapınak kendine hâlâ yeni bir prenses bulamamıştı. Ayrıca adamların kristalleri yerlerinden söküp insanlara satması… Bu kesinlikle iyiye işaret değildi. Bunun olmasına izin veremezdim.

“Melodyss…”

Anka’nın zihnimde yankılanan sesiyle kaşlarımı çattım. Başımı arkaya doğru döndürüp çevreyi incelediğimde herhangi bir hareketlilik görememiştim. Hâlâ su kenarında, diğerlerinin yanında olmalıydı. Yaptığımız karşılıklı iletişim büyüsü sayesinde birbirimizin zihnine kolayca erişebiliyor ve bu yolla konuşarak anlaşabiliyorduk. Son olaylardan sonra Anka, aramızdaki iletişim problemini çözmek için bu yolu bulmuştu.

“Burada ufak bir sorunumuz var, Ryan ormanın ruhunu kızdıracak bir şey yaptı.” İki gündür buradaydık ve Ryan kendine geldiğinden beri tuhaf davranışlar sergiliyordu. Hâlâ bilincine tam olarak erişememişti.

“Ne gibi bir şey yaptı?” Adımlarım çalılıklardan ağır ağır uzaklaşırken ses çıkarmamaya özen gösterdim. Tapınağın yerini artık bildiğim için buraya daha sonra yeniden dönecektim. Şimdilik yapmam gereken, diğerlerinin yanına gidip ne durumda olduklarını görmekti.

“Kendi kanını üst üste dizdiği sekiz taşın üzerine akıttı, istemsizce yaptığını söylüyor ama ritüel gibi bir şey başlatmaya çalıştı.”

Adımlarımı hızlandırdığım sırada nefesimi tutup geceyi dinledim. Rüzgârın çıkardığı tiz çığlıklar, kuru ağaç yapraklarına çarpıp onların birbirlerine sürtmesine sebep oluyordu. Havadaki hışırtı sesi o kadar fazlaydı ki orman ruhu Lyssa’nın öfkelendiğini anlamamak imkânsızdı. “Aslına bakarsan durum hiç de iyi görünmüyor, çıkan sesi duyuyor musun?”

“Duyuyorum, ağaçların arasından geçerek bize ulaşan hafif bir uğultu var.” Durakladı. “Gittikçe artıyor.”

Uğultu, ormanın benim bulunduğum kısmında oldukça yoğundu, demek ki koruyucu henüz su kaynağına ulaşmamıştı. Saçlarım şiddetle esen rüzgâr yüzünden görüş alanımı kısıtlamaya başladığında ellerimle onları düzeltmeye çalıştım, ancak pek işe yaramadı.

“En kısa zamanda yanınıza geleceğim, bu ormanın ruhu diğerlerinden çok daha tehlikeli, tetikte olun.”

Lyssa’nın doğayla yaptığı anlaşmadaki tek pürüz, delilik saçma özelliğinin ondan alınmamasıydı. Her ne kadar barış içinde yaşamasına izin verilse de ormana zarar verenlere delilik saçmakta ve onlara musallat olmakta özgürdü. Yazılı kaynaklardaki efsaneye göre orman ruhu Lyssa’yı dinginleştirmenin iki yolu vardı. Birincisi, hatayı yapan kişinin ormanı bir an önce terk etmesi ve ikincisi, verilen zararı yok ettikten sonra Lyssa’ya sakinleşmesi için özel bir ninni mırıldanılmasıydı. Ninni, geçmişinde kullandığı dildeydi ve onun sakinleşip uzaklaşmasını sağlıyordu.

Kaynaktan okuduğum dört satırlık ninniyi ezbere biliyordum, ancak diğerlerinin böyle bir şeyden haberdar olduklarını bile sanmıyordum. Anka, diğer doğa yaratıklarından çok az etkilenirdi. Hatta bazen etkilenmezdi ama ninniyi, konuşamadığından dolayı istese de Lyssa’ya söyleyemeyeceğinden diğerlerinin ve özellikle de Ryan’ın bana ihtiyacı vardı. Bir ruh vakası daha onun bilincini altüst edebilir ve henüz düzelmeyen psikolojisini hepten bozabilirdi.

Daha önce hiçbir orman ruhunu kızdırmamıştım, bu yüzden yapacağım şeyin işe yarayıp yaramayacağından emin değildim. Yine de ninninin Lyssa’ya karşı işe yaramasını umuyordum. “Ruhu uzaklaştırmak için bir yol biliyorum ama işe yarayıp yaramayacağından emin değilim. Ben gelene kadar Ryan’ın dizdiği kanlı taşları yok edin, parçalamanız işe yarayabilir.”

Ninni işe yaramazsa Ryan’ın orman sınırlarından dışarı çıkması gerekirdi ama henüz bilinci bile yerine gelmemişken onu yalnız başına gönderemezdik. Tek başına gidemeyeceği için de içimizden birisinin ona eşlik etmesi gerekirdi. Ancak içinde bulunduğumuz durum yüzünden ayrı düşmek kimsenin işine gelmezdi. Biliyorduk ki bu orman sınırlarının dışında Melany ile birlikte Ölüm Kraliçesi’nin uşaklarından biri olan ve kendisine Yeraltı Efendisi diyen kadının etrafa yaydığı kötülük dolaşıyordu. Yaratıklarının bizi aradığı konusunda hiç şüphem yoktu. Şimdilik en iyi saklanma yeri burasıydı ama kristallere ulaştıktan sonra yolumuza devam etmeliydik. Melany’nin artık pelerin arkası kötülükleri yapacağını sanmıyordum. Birbirimizi gördüğümüzde o da Yeraltı Efendisi’yle oynadığımız oyuna dahil olmuştu ve içimdeki his, bir sonraki planlarının çok daha büyük olacağını söylüyordu.

Koşmaya devam ederken içimden geçip giden ve bu yüzden de tökezlememe sebep olan kısa süreli bir soğukluk hissettim. Tüm vücudum garip bir his yüzünden şoka uğrarken sadece bir anlığına dizlerimin bağı çözüldü. Lyssa’nın ruhu az önce içimden geçmişti. Dengemi yanımdaki bodur ağaca tutunarak sağladığımda duruşumu düzelttim ve tüm gücümle koşmaya başladım.

“Taşları yok ettik, Melodyss… Neredesin?”

Yanlarına varmama çok az bir mesafe kalmıştı ama Lyssa, benim epey önümdeydi. Üstelik uçtuğundan dolayı iki bacağımın katettiği yolu daha hızlı aşıyordu. Benim için birkaç dakika kalan mesafeyi, onun birkaç saniye içinde tamamlayacağından emindim.

Ve sadece üç baykuş ötüşü sonrasında, Anka yeniden zihnime fısıldadı.

“O burada Melodyss…”

***

Geriye kalan yolu tamamladığımda Anka’nın, Ryan’ı korumak için ona siper olduğunu gördüm. Diğerleri ise saldırı pozisyonu almış bir şekilde Lyssa’nın yapacağı bir sonraki hamleyi bekliyordu. Hâlâ saldırmamış olmaları iyiye işaretti çünkü ona saldırmaları sadece ruhun daha fazla sinirlenmesine yol açardı.

Lyssa, havada saldırgan daireler çizdikten sonra hızla Anka’nın üzerine doğru ilerledi. Onun içinden geçtiğini gördüğümde bağırarak büyülü ninniyi okumaya başladım. Lyssa, Anka’nın içinden geçtikten sonra, onun arkasında saklanan Ryan’a yönelmişti. Fakat bir sorun vardı. Lyssa’nın ruhu onun bedenine çarpmış ve hâlâ geri çıkmamıştı. O, şu anda Ryan’ın içindeydi. Ryan, çığlıklar atarak dizlerinin üzerine düşüp başını tuttu, ardından cenin pozisyonu aldı. Tüm bedeni titriyor, ağzından köpükler çıkıyor ve bembeyaz kesilmiş gözlerinden kanlar akıyordu.

Sesimi yükseltip ninniyi daha da şiddetli okumaya başladım. Onların yanına doğru koşarken bir yandan da Anka’yla iletişim kurmaya çalışıyordum. Hem düşünüp hem de ninniyi söylemek zor olsa da Anka ona anlatmak istediğim şeyi çok iyi anlamıştı.

Bir pençesiyle Ryan’ı tuttuğunda sırtına rahatça çıkabilmem için eğildi ve zıplayarak bir çırpıda üzerine çıktığımda kanatlarını sonuna kadar açtı. Sonrasındaysa göz açıp kapayıncaya dek bulutların arasına ulaşmıştık. Söylediğim büyülü ninni Lyssa’yı biraz sakinleştirmiş olacak ki Ryan’ın çığlıkları, küçük mırıltılara dönüşmeye başlamıştı. “Daha da yukarıya çıkmalıyız,” diye bağırdım Anka’ya. Ormandan ne kadar uzaklaşırsak Ryan’ın içindeki ruhun, onu serbest bırakması da o kadar kolaylaşırdı. Lyssa’nın, belirlenmiş orman sınırlarının dışına çıkmaya izni yoktu. Yaptığı anlaşma sadece bu ormanın sınırlarını içeriyordu ve ormandan uzaklaştığı anlaşıldığı anda ruhu yeniden ormana geri çekilecekti.

Ninni sadece Lyssa’yı sakinleştirmeye yetmişti, verdiği hasarı engelleyemiyordum. Anka’ya tutunup kafamı aşağıya doğru eğdim. Lyssa’nın ruhu, Ryan’dan ayrılmamak için direniyordu. İşini bitirmeyi kafasına koymuş gibiydi. Anka gittikçe yükselirken Ryan’ın bir daha bu ormana geri dönemeyeceğini düşündüm. Orman ruhları kinci yaratıklardı ve yaşananları asla unutmazlardı. Anka, onu buradan götürmek zorundaydı.

Yeterli yüksekliğe ulaştığımızda Lyssa’nın ruhu ormana geri çekildi. Bunu görmek içime su serpse de yaşadıklarından sonra Ryan hiç de iyi görünmüyordu. Bayılmıştı ve ağzının kenarlarından hâlâ beyaz köpükler akıyordu.

“Orman sınırının dışına gidelim, bizi güvenli bir yere indir.” Anka dediklerimi harfiyen yaparken, “Tapınağı buldum,” dedim. “Ama minik bir sorunumuz var.”

Yere inene kadar Anka’ya gördüğüm adamları, yaptıklarını ve tapınakta tutsak edilen kadınla çocuğunu anlatmıştım. “Eğer kadın zincirlerinden kurtulmayı başaramamışsa tapınağın yeni prensesi olmasına imkân yok, Melodyss…  Zaten daha önce çocuğu olan birinin tapınak prensesi seçildiğini hiç duymamıştım. Prenses olmak fedakârlık gerektirir.”

Dediklerini düşünürken büyümle Ryan’ın durumunu kontrol ettim. Kriz geçirmiş olmasına rağmen bedeni ve iç organları ağır bir zarar görmemişti, iyileşecekti. “Bizimle daha fazla yolculuk yapmasına izin veremeyiz. Bir hekime görünmesi gerekiyor.” Ryan’ın durumunu kontrol altına alabilecek ve onu düzeltebilecek tek bir kişi tanıyor ve bu konuda ona güvendiğim kadar hiç kimseye güvenmiyordum. Ryan’ı, Kyne’a götürmeliydik.

Nemesis’e gitmek isteme sebeplerimden biri buyken, bir diğer sebebi ise ailemin güvende olup olmadığını görmekti. Onları uyarıp başımızdan geçen her şeyi anlatmak istiyor fakat bunu nasıl yapacağımı henüz bilmiyordum. Durum daha farklı bir raddede olsa onlara hiçbir şeyden söz etmez, sadece güvende olduklarından emin olurdum, ancak böyle bir durumda tehlikede olduklarını bilmeye hakları vardı. Onları ve halkımızı Ölüm Kraliçesi’nden, Yeraltı Efendisi’nden ve kendi öz kızlarından gelen herhangi bir tehlikeye karşı savunmasız bırakamazdım. Çünkü biliyordum ki Melany’nin bir sonraki hedefi sadece biz değil, tüm sevdiklerimiz olacaktı. Ayrıca onlara katılmayan hiçbir köy, hiçbir krallık güvende olmayacaktı.

Savaş bu kez sadece bizim değil, herkesin kapısına dayanmıştı. Ve biz, ne olursa olsun, her türlü duruma karşı hazırlıklı olmalıydık.

9786257077743
450
ARMONİ ELEMENTLERİ 3: KIZIL KIYAMET - ÖN OKUMA
ARMONİ ELEMENTLERİ 3: KIZIL KIYAMET - ÖN OKUMA
Ephesus Yayınları
47.00

Melody

Ölüm Çukuru’ndan silinişimizin, Sean’ı orada bırakışımızın ve Melany’yi son görüşümüzün üzerinden kırk sekiz saat, yirmi dört dakika, on yedi saniye geçmişti. Onları en son kırk sekiz saat, yirmi dört dakika ve üç saniye önce görmüştüm. Zaman aktıkça çıldıracakmış gibi hissediyor, yavaşça kafayı yiyordum. İki gündür gözüme tek bir damla dahi uyku girmemişti. Hem kardeşimi hem de Sean’ı düşünüyordum. Ayrıca Sierra’yı orada, savaşın ortasında bıraktığımızı da sonradan fark etmiştim. O kendi başının çaresine bakabilecek kadar güçlüydü ama Sean onun kadar şanslı değildi. Aldığı sert darbeden sonra ciddi şekilde yaralanmış ve güçsüz düşmüş olmalıydı. Aklıma en kötü senaryoyu getirmek istemediğimden kendime sürekli onun sadece yaralandığını söylüyordum ama bunun doğru olup olmadığından da emin değildim. Toprağın üzerinde hareketsiz yatan bedeni ve etrafında birikmeye başlayan kan aklıma geldikçe ölmüş olabileceği düşüncesi, umuda bağlanmış diğer tüm düşünceleri yiyip bitiriyordu. Bir an önce onun yaşayıp yaşamadığını öğrenmek zorundaydım.

Kan Ateşi Kristali’ndeki tüm gücü beşimizi Ölüm Çukuru’ndan götürmek için kullanmıştım, bu yüzden onu başka kristallerin enerjisiyle doldurmalıydım. Kristalin kendisini yenilemesi için zaman gerekliydi fakat bizim, onun eski gücüne kavuşmasını bekleyecek kadar zamanımız yoktu. Bunu bildiğimden, elimde tek bir kristal olduğundan, onu daha sonra yeniden kullanmam gerekeceğinden ve ayrıca ateş kristalinin diğer kristalleri bulabileceğini düşündüğümden… Kan Ateşi’ni kullanırken Cehennem Tapınağı’nı düşünmüştüm.

Olağanüstü güçleri olan bu kristalin, diğer kristalleri bulabileceğinden emindim fakat yanıldığımı anlamam fazla uzun sürmemişti.

Tahmin ettiğimin aksine tapınağın içinde değil, dağlık bir arazinin ortasında, ağaçların arasından geçen küçük bir su kaynağının kenarında uyanmıştık. Kaynak gözle görülebilir uzaklıktaki daha büyük bir su kaynağına bağlanıyor ve kayalıkların arasından akarak birkaç metre yüksekliğindeki şelaleye dönüşüyordu.

Yine de tapınağın yakınlarda bir yerlerde olduğunu hissedebiliyordum. Kan Ateşi sayesinde bizi onun yakınlarına getirebilmiştim, ancak bundan sonrasında iş başa düşmüştü. Tapınağın yerini her bir taşın, her bir ağacın ve her bir çalılığın ardına bakarak kendi başıma bulmalıydım.

Zaman kaybetmeden attığım her yeni adımda ona daha çok yaklaştığımı biliyordum.

Direkt olarak tapınakta uyanmamamızın, tapınağın bizi içeri kabul etmemesinin birkaç sebebi olabilirdi ama en önemli sebebinin bulunmak istemediği olduğunu biliyordum. Büyücüler hiç de doğal olmayan yollarla tapınağı bulup beni zorla oradan çıkardıklarında tapınak, kristallerin gücünü emip savunmaya geçmiş ve yeterli güce eriştiğinde kendine yeni bir prenses bulmak için yollara düşmüş olmalıydı. Tapınağın son prensesi olduğum için içeriye girme hakkım vardı ama orada hoş karşılanıp karşılanmayacağımı bilmiyordum. Tapınak kendisine yeni bir yoldaş bulduysa beklemediğimiz gelişmeler yaşanabilir ve kendimizi istemediğimiz bir sorunun ortasında bulabilirdik.

İki gündür şelalenin yanında kalıyor ve tapınaktan bir iz bulabilme umuduyla çevreyi inceliyorduk. Hiçbir iz bulamadığımız onlarca saatten sonra, daha önce önünden geçmeme rağmen defalarca gözden kaçırdığım patika bir yola saptım. İlk defa yolun sonunda bir şey bulabileceğime gerçekten inanıyordum.

Gecenin ilerleyen saatlerine rağmen bulunduğumuz yerde güvendeydik. En azından şimdiye kadar ormanın koruyucu ruhlarını kızdıracak hiçbir girişimde bulunmamıştık ve onlar da bizi cezalandırmak için ortaya çıkmamışlardı. Üstelik Gözyaşı Vadisi’nden uzaktaydık ve bulunduğumuz orman zararlı yaratıkları içerisinde barındırmıyor, sadece barış içinde yaşayan canlılara ev sahipliği yapıyordu.

Düşünceme göre tapınak kendisine yeni bir prenses bulana kadar etrafta dolaşmış ve bulduğu anda da büyücülerden gördüğü tüm zararı gidermek için bu topraklara gelmişti. Kırılan kristallerin kendisini onarması aylar, hatta yıllar alabilirdi. Tapınaktan çıkarılan sağlıklı kristaller sorunsuz çalışsa da içeride kalan bozuk kristaller düzeltilmeliydi. Onarılmazlarsa tüm işleyiş devasa bir karmaşaya dönüşebilir ve bu da beraberinde büyük bir felaketi getirebilirdi. Geçmiş ile geleceği gösteren vizyonlar karışır ve onları izleyen kişinin zihniyle büyük ölçüde oynayıp onu delirtebilirdi. Ayrıca çürük kristaller, diğer kristalleri hasta ederdi ve bu da içinden çıkılamaz bir döngüye sebep olurdu.

Lyssa tarafından korunan bu topraklarda daha önce bulunmuştum. Lyssa, geçmişinde insanlara delilik saçan bir yaratığın ruhuydu ama doğaya karşı ettiği yeminden sonra kendini iyi olmaya adamıştı. Bu sayede de doğa, onu barış içeren bu ormanın koruyucusu yapmıştı. Cehennem Tapınağı’nın aldığı hasarları kendi kendine zamanla düzeltebilmesi için en güvenli yer burasıydı. Ayrıca kristallerin iyileşmesinin en sağlıklı yolu, yavaş yavaş kendilerini yenilemeleriydi.

Adım adım ilerlediğim patika yolun sonundaki çalılıkların ardından yoğun bir duman bulutu yükselerek havaya karışıyordu. Biri ya da birileri yakın zamanda ateş yakmışa benziyordu. Her ne kadar barış içindeki bir ormanın içerisinde olsam da gözümü dört açmalıydım. Burada yalnız değildik ve güvenliğimiz için karşımızdaki kişilerin tehlike arz etmediklerinden emin olmalıydım. Dikkat çekmek istemediğim için çalıların yanına kadar ağır ağır ilerledim. Attığım her adım, bir öncekinden daha sessiz ve kusursuzdu.

Hafifçe araladığım dalların arasından ileriye bakarken gözlerimi şaşkınlıkla kıstım. Orta yaşlı iki adam, yaktıkları ateşin etrafında bağdaş kurmuş ve önlerinde pişmekte olan tavşan etine bakıyordu. Arada sırada fısıldayarak konuştuklarını duyabiliyordum ama ne konuştuklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Karanlıktan dolayı net olarak seçemesem de yaktıkları ateşin aydınlattığı kadarıyla etraflarını inceledim. İkisinin de yanında toprağa sapladıkları keskin, parlak kılıçları vardı. Beni şaşırtan asıl şey ise girişi çalılarla örtülmüş olan Cehennem Tapınağı olmuştu. Adamların tapınaktan haberi olup olmadığını bilmiyordum ama ona çok yakın bir yerde oturuyorlardı.

O an aklımdan iki şey geçti.

İlki, yeni bir tapınak prensesinin içeride oluşu, büyüyle tapınağı koruyuşu ve bu sayede adamların etraflarındaki yapıyı fark etmedikleri; ikincisi ise bu iki adamın tapınağı bir şekilde çalmış olmasıydı. İkinci düşüncemin gerçek olmamasını umdum ama geçen onlarca dakikadan sonra tapınağın içinden çıkan küçük bir erkek çocuğu düşüncelerimi darmaduman etti. O, ürkek adımlarla ateşin yanındakilere yaklaşırken nefesimi tuttum ve söyleyeceği şeyi duymak için kendimi zorladım. “Annem, eğer zincirlerini çözerseniz size kristalleri satıp kazandığınızdan çok daha fazlasını vereceğini söylüyor.”

Ateşin sağında oturan adam yerinden kıpırdamadı ama kılıcına uzanıp onu kavradı. Kılıcın ucu çocuğa çok yakındı. “Böyle bir şey olmayacak ufaklık, içeride annenin bize verebileceğinden çok daha fazlası var.” Ufak bir hamle yapıp kılıcı çocuğun boğazına değdirdi. Olduğum yerden çıkıp adama saldırmamak için kendimi zor tutuyordum. “Şimdi sana zarar vermeden önce içeriye dön, yoksa seni de zincirleriz.”

Çocuk içeriye döndüğünde adamlar kendi aralarında gülüşmeye başladı. “Mücevherleri satıp kazandığımızdan daha fazlasını mı verecekmiş? Bu kadın kendini ne sanıyor?”

Bir tanesi, pişmiş olan tavşan etine uzandı. “Bulduğu madeni kendine saklamak için yalan söylüyor olmalı, bütün kristalleri satana kadar onları bırakmayalım.”

Anladığım kadarıyla bu adamlar tapınağın içinde bir kadını hapsetmişlerdi. Tahminimce bu tapınağın yeni prensesiydi. Neden büyü yapıp kendisini kurtarmıyordu ki? Bunun sebebini anlayamamıştım ama içerideki kadının normal bir insan olma olasılığı da yok değildi, belki de tapınak kendine hâlâ yeni bir prenses bulamamıştı. Ayrıca adamların kristalleri yerlerinden söküp insanlara satması… Bu kesinlikle iyiye işaret değildi. Bunun olmasına izin veremezdim.

“Melodyss…”

Anka’nın zihnimde yankılanan sesiyle kaşlarımı çattım. Başımı arkaya doğru döndürüp çevreyi incelediğimde herhangi bir hareketlilik görememiştim. Hâlâ su kenarında, diğerlerinin yanında olmalıydı. Yaptığımız karşılıklı iletişim büyüsü sayesinde birbirimizin zihnine kolayca erişebiliyor ve bu yolla konuşarak anlaşabiliyorduk. Son olaylardan sonra Anka, aramızdaki iletişim problemini çözmek için bu yolu bulmuştu.

“Burada ufak bir sorunumuz var, Ryan ormanın ruhunu kızdıracak bir şey yaptı.” İki gündür buradaydık ve Ryan kendine geldiğinden beri tuhaf davranışlar sergiliyordu. Hâlâ bilincine tam olarak erişememişti.

“Ne gibi bir şey yaptı?” Adımlarım çalılıklardan ağır ağır uzaklaşırken ses çıkarmamaya özen gösterdim. Tapınağın yerini artık bildiğim için buraya daha sonra yeniden dönecektim. Şimdilik yapmam gereken, diğerlerinin yanına gidip ne durumda olduklarını görmekti.

“Kendi kanını üst üste dizdiği sekiz taşın üzerine akıttı, istemsizce yaptığını söylüyor ama ritüel gibi bir şey başlatmaya çalıştı.”

Adımlarımı hızlandırdığım sırada nefesimi tutup geceyi dinledim. Rüzgârın çıkardığı tiz çığlıklar, kuru ağaç yapraklarına çarpıp onların birbirlerine sürtmesine sebep oluyordu. Havadaki hışırtı sesi o kadar fazlaydı ki orman ruhu Lyssa’nın öfkelendiğini anlamamak imkânsızdı. “Aslına bakarsan durum hiç de iyi görünmüyor, çıkan sesi duyuyor musun?”

“Duyuyorum, ağaçların arasından geçerek bize ulaşan hafif bir uğultu var.” Durakladı. “Gittikçe artıyor.”

Uğultu, ormanın benim bulunduğum kısmında oldukça yoğundu, demek ki koruyucu henüz su kaynağına ulaşmamıştı. Saçlarım şiddetle esen rüzgâr yüzünden görüş alanımı kısıtlamaya başladığında ellerimle onları düzeltmeye çalıştım, ancak pek işe yaramadı.

“En kısa zamanda yanınıza geleceğim, bu ormanın ruhu diğerlerinden çok daha tehlikeli, tetikte olun.”

Lyssa’nın doğayla yaptığı anlaşmadaki tek pürüz, delilik saçma özelliğinin ondan alınmamasıydı. Her ne kadar barış içinde yaşamasına izin verilse de ormana zarar verenlere delilik saçmakta ve onlara musallat olmakta özgürdü. Yazılı kaynaklardaki efsaneye göre orman ruhu Lyssa’yı dinginleştirmenin iki yolu vardı. Birincisi, hatayı yapan kişinin ormanı bir an önce terk etmesi ve ikincisi, verilen zararı yok ettikten sonra Lyssa’ya sakinleşmesi için özel bir ninni mırıldanılmasıydı. Ninni, geçmişinde kullandığı dildeydi ve onun sakinleşip uzaklaşmasını sağlıyordu.

Kaynaktan okuduğum dört satırlık ninniyi ezbere biliyordum, ancak diğerlerinin böyle bir şeyden haberdar olduklarını bile sanmıyordum. Anka, diğer doğa yaratıklarından çok az etkilenirdi. Hatta bazen etkilenmezdi ama ninniyi, konuşamadığından dolayı istese de Lyssa’ya söyleyemeyeceğinden diğerlerinin ve özellikle de Ryan’ın bana ihtiyacı vardı. Bir ruh vakası daha onun bilincini altüst edebilir ve henüz düzelmeyen psikolojisini hepten bozabilirdi.

Daha önce hiçbir orman ruhunu kızdırmamıştım, bu yüzden yapacağım şeyin işe yarayıp yaramayacağından emin değildim. Yine de ninninin Lyssa’ya karşı işe yaramasını umuyordum. “Ruhu uzaklaştırmak için bir yol biliyorum ama işe yarayıp yaramayacağından emin değilim. Ben gelene kadar Ryan’ın dizdiği kanlı taşları yok edin, parçalamanız işe yarayabilir.”

Ninni işe yaramazsa Ryan’ın orman sınırlarından dışarı çıkması gerekirdi ama henüz bilinci bile yerine gelmemişken onu yalnız başına gönderemezdik. Tek başına gidemeyeceği için de içimizden birisinin ona eşlik etmesi gerekirdi. Ancak içinde bulunduğumuz durum yüzünden ayrı düşmek kimsenin işine gelmezdi. Biliyorduk ki bu orman sınırlarının dışında Melany ile birlikte Ölüm Kraliçesi’nin uşaklarından biri olan ve kendisine Yeraltı Efendisi diyen kadının etrafa yaydığı kötülük dolaşıyordu. Yaratıklarının bizi aradığı konusunda hiç şüphem yoktu. Şimdilik en iyi saklanma yeri burasıydı ama kristallere ulaştıktan sonra yolumuza devam etmeliydik. Melany’nin artık pelerin arkası kötülükleri yapacağını sanmıyordum. Birbirimizi gördüğümüzde o da Yeraltı Efendisi’yle oynadığımız oyuna dahil olmuştu ve içimdeki his, bir sonraki planlarının çok daha büyük olacağını söylüyordu.

Koşmaya devam ederken içimden geçip giden ve bu yüzden de tökezlememe sebep olan kısa süreli bir soğukluk hissettim. Tüm vücudum garip bir his yüzünden şoka uğrarken sadece bir anlığına dizlerimin bağı çözüldü. Lyssa’nın ruhu az önce içimden geçmişti. Dengemi yanımdaki bodur ağaca tutunarak sağladığımda duruşumu düzelttim ve tüm gücümle koşmaya başladım.

“Taşları yok ettik, Melodyss… Neredesin?”

Yanlarına varmama çok az bir mesafe kalmıştı ama Lyssa, benim epey önümdeydi. Üstelik uçtuğundan dolayı iki bacağımın katettiği yolu daha hızlı aşıyordu. Benim için birkaç dakika kalan mesafeyi, onun birkaç saniye içinde tamamlayacağından emindim.

Ve sadece üç baykuş ötüşü sonrasında, Anka yeniden zihnime fısıldadı.

“O burada Melodyss…”

***

Geriye kalan yolu tamamladığımda Anka’nın, Ryan’ı korumak için ona siper olduğunu gördüm. Diğerleri ise saldırı pozisyonu almış bir şekilde Lyssa’nın yapacağı bir sonraki hamleyi bekliyordu. Hâlâ saldırmamış olmaları iyiye işaretti çünkü ona saldırmaları sadece ruhun daha fazla sinirlenmesine yol açardı.

Lyssa, havada saldırgan daireler çizdikten sonra hızla Anka’nın üzerine doğru ilerledi. Onun içinden geçtiğini gördüğümde bağırarak büyülü ninniyi okumaya başladım. Lyssa, Anka’nın içinden geçtikten sonra, onun arkasında saklanan Ryan’a yönelmişti. Fakat bir sorun vardı. Lyssa’nın ruhu onun bedenine çarpmış ve hâlâ geri çıkmamıştı. O, şu anda Ryan’ın içindeydi. Ryan, çığlıklar atarak dizlerinin üzerine düşüp başını tuttu, ardından cenin pozisyonu aldı. Tüm bedeni titriyor, ağzından köpükler çıkıyor ve bembeyaz kesilmiş gözlerinden kanlar akıyordu.

Sesimi yükseltip ninniyi daha da şiddetli okumaya başladım. Onların yanına doğru koşarken bir yandan da Anka’yla iletişim kurmaya çalışıyordum. Hem düşünüp hem de ninniyi söylemek zor olsa da Anka ona anlatmak istediğim şeyi çok iyi anlamıştı.

Bir pençesiyle Ryan’ı tuttuğunda sırtına rahatça çıkabilmem için eğildi ve zıplayarak bir çırpıda üzerine çıktığımda kanatlarını sonuna kadar açtı. Sonrasındaysa göz açıp kapayıncaya dek bulutların arasına ulaşmıştık. Söylediğim büyülü ninni Lyssa’yı biraz sakinleştirmiş olacak ki Ryan’ın çığlıkları, küçük mırıltılara dönüşmeye başlamıştı. “Daha da yukarıya çıkmalıyız,” diye bağırdım Anka’ya. Ormandan ne kadar uzaklaşırsak Ryan’ın içindeki ruhun, onu serbest bırakması da o kadar kolaylaşırdı. Lyssa’nın, belirlenmiş orman sınırlarının dışına çıkmaya izni yoktu. Yaptığı anlaşma sadece bu ormanın sınırlarını içeriyordu ve ormandan uzaklaştığı anlaşıldığı anda ruhu yeniden ormana geri çekilecekti.

Ninni sadece Lyssa’yı sakinleştirmeye yetmişti, verdiği hasarı engelleyemiyordum. Anka’ya tutunup kafamı aşağıya doğru eğdim. Lyssa’nın ruhu, Ryan’dan ayrılmamak için direniyordu. İşini bitirmeyi kafasına koymuş gibiydi. Anka gittikçe yükselirken Ryan’ın bir daha bu ormana geri dönemeyeceğini düşündüm. Orman ruhları kinci yaratıklardı ve yaşananları asla unutmazlardı. Anka, onu buradan götürmek zorundaydı.

Yeterli yüksekliğe ulaştığımızda Lyssa’nın ruhu ormana geri çekildi. Bunu görmek içime su serpse de yaşadıklarından sonra Ryan hiç de iyi görünmüyordu. Bayılmıştı ve ağzının kenarlarından hâlâ beyaz köpükler akıyordu.

“Orman sınırının dışına gidelim, bizi güvenli bir yere indir.” Anka dediklerimi harfiyen yaparken, “Tapınağı buldum,” dedim. “Ama minik bir sorunumuz var.”

Yere inene kadar Anka’ya gördüğüm adamları, yaptıklarını ve tapınakta tutsak edilen kadınla çocuğunu anlatmıştım. “Eğer kadın zincirlerinden kurtulmayı başaramamışsa tapınağın yeni prensesi olmasına imkân yok, Melodyss…  Zaten daha önce çocuğu olan birinin tapınak prensesi seçildiğini hiç duymamıştım. Prenses olmak fedakârlık gerektirir.”

Dediklerini düşünürken büyümle Ryan’ın durumunu kontrol ettim. Kriz geçirmiş olmasına rağmen bedeni ve iç organları ağır bir zarar görmemişti, iyileşecekti. “Bizimle daha fazla yolculuk yapmasına izin veremeyiz. Bir hekime görünmesi gerekiyor.” Ryan’ın durumunu kontrol altına alabilecek ve onu düzeltebilecek tek bir kişi tanıyor ve bu konuda ona güvendiğim kadar hiç kimseye güvenmiyordum. Ryan’ı, Kyne’a götürmeliydik.

Nemesis’e gitmek isteme sebeplerimden biri buyken, bir diğer sebebi ise ailemin güvende olup olmadığını görmekti. Onları uyarıp başımızdan geçen her şeyi anlatmak istiyor fakat bunu nasıl yapacağımı henüz bilmiyordum. Durum daha farklı bir raddede olsa onlara hiçbir şeyden söz etmez, sadece güvende olduklarından emin olurdum, ancak böyle bir durumda tehlikede olduklarını bilmeye hakları vardı. Onları ve halkımızı Ölüm Kraliçesi’nden, Yeraltı Efendisi’nden ve kendi öz kızlarından gelen herhangi bir tehlikeye karşı savunmasız bırakamazdım. Çünkü biliyordum ki Melany’nin bir sonraki hedefi sadece biz değil, tüm sevdiklerimiz olacaktı. Ayrıca onlara katılmayan hiçbir köy, hiçbir krallık güvende olmayacaktı.

Savaş bu kez sadece bizim değil, herkesin kapısına dayanmıştı. Ve biz, ne olursa olsun, her türlü duruma karşı hazırlıklı olmalıydık.

Stok Kodu
:
9786257077743
Boyut
:
13,5X21
Sayfa Sayısı
:
528
Kapak Türü
:
CİLTLİ
Kağıt Türü
:
3. Hamur
Dili
:
Türkçe
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat