Yeni
ephesusyayinlari.com

AOKO - ÖN OKUMA

45,00
DİKKAT!Ön Sipariş Ürünüdür. 01.11.2020 tarihinden sonra teslim edilebilecektir.
İndirimli Fiyat : 45,00 TL

Aoko

Her insan gibi, hayata hatırladığım yerden başlamıştım. Bir düşünsenize, doğduğunuz anı hatırlıyor musunuz? Annenizin kucağına ilk verilişinizi? Babanızın ilk kez yanağınıza buse konduruşunu? Hayır, kimse hatırlayamaz ama herkes yaşar. O mutlu anları, belki dedeler belki de anneanneler, bir gün torunlarına anlatmak için özenle sakladıkları albümlerden çıkardıkları hatıra fotoğraflarına bakıp efsaneleştirerek anlatırlar. Böylece hikâyenizin başı tamamlanmış olur.

Yani, en azından benim hayal ettiğim en güzel yol bu olmuştur bugüne kadar. Dedeler, anneanneler…

Yirmi üç yaşımdayım ve hikâyem hâlâ hatırladığım yerden başlıyor.

İsmim Aoko. İki yaşımdayken annemi ve babamı trafik kazasında kaybettim. Kayıtlara geçtiği kadarıyla, Batı Afrika’nın Sierra Leone ülkesinde vahşi hayvanlar için hazırlanan tuzak nedeniyle annemin ve babamın içinde bulunduğu minibüs devrilmiş ve minibüsün içinden bir tek ben kurtulabilmişim. Annem ve babam doktormuş. Gönüllü olarak, Türkiye’deki rahat yaşamlarını bırakıp fakir halka yardım için Afrika’ya yerleşmişler. Annem, beni Sierra Leone’de dünyaya getirmiş. Kazadan sonra, belki bir akrabama teslim edilebilirim ümidiyle beni ülkeme göndermişler.

Ne yazık ki doğruluğunun henüz tam olarak teyit edilemediği hikâyemin bir kısmını, yıllar sonra kaldığım yetimhanenin müdüründen dinlemiştim.

Soğuk ve kısa. Oysaki hiç böyle hayal etmemiştim.

Acı gerçek 1: Dedeniz anlatmıyorsa, hikâyeler korkutucu gelebilir.

O günden sonra tek hatırladığım, iki gün boyunca yorganımın altından kafamı çıkarmadığımdı. Sonra her zamanki gibi kendi kendimi teselli etmiş ve iki yaşıma kadar yaşadıklarımı hayal edip en güzelini bulana kadar hayal etmeye devam edeceğim konusunda kendime söz vermiştim. Henüz dokuz yaşımdaydım.

Hikâyemin hatırladığım yerinden başlamak ise benim için hiç kolay olmamıştı.

O anları hatırlamaya çalıştığımda karşılaştığım en büyük his, bir uçurumun kenarından karanlık, sonsuz bir boşluğa atlamak gibiydi. Ne zaman biteceği belli olmayan, nefesimi kesen sonsuz bir boşluk ve korku…

Daha iki yaşımda, ismini bile söyleyemeyen bir çocuktum. O kadar.

İstanbul’daki yetimhaneye getirilişimi hayal meyal hatırlıyordum. Buradaki insanlar bugüne kadar gördüğüm diğer insanlardan farklıydılar. Sadece, tıpkı anneme ve babama benzedikleri için artık ağlamayı kesmiştim. Büyük ışıklı, upuzun binalar görmüştüm yolda. Beni buraya kucağında getiren amca, bana kocaman sapı olan kırmızı bir şeker vermişti.

“İstanbul’a hoş geldin minik kız.”

Acı gerçek 2: Gerçeklerin farkında değilseniz, dünya hiç de öyle sandığınız kadar kötü bir yer değildir.

Annesizlik ve babasızlık, büyüdükçe boğazınıza yerleşen bir düğüm gibidir. Eğer iki yaşınızdaysanız, o an anlamazsınız. Küçük kırmızı bir şeker ile mutlu olmadığınızı anlayana kadar mutlusunuzdur.

Yetimhaneye çocuk yaşta getirilen birçok kişiden hep aynı şeyi duymuşumdur: İlk gece hiç bitmeyecek kadar ürpertici, sessiz bir gece olarak çöreklenir yüreğinize ve o gece asla uyuyamazsınız.

İlk gecemi hatırlamıyordum.

Yetimhaneye teslim edilirken üzerimde mavi bir elbise varmış ve sağ bileğimin üst kısmına yapılmış minicik, mavi renkli, yarım kanatlı melek dövmem herkesin dikkatini çekmiş. Türkiye’de ismimin telaffuzu zor olduğu için beni “Mavi” diye sevmeye başlamışlar ve ismim kayıtlara bu şekilde geçirilmiş.

“Mavi.”

İlk söyleyebildiğim kelime.

Tabii tüm bunları, o günlerime şahit olan Anka’dan öğrenmiştim.

Anka, yetimhanede bana düşen odada kalan en büyük çocuktu. Benden iki yıl önce bırakılmıştı yetimhaneye. Daha altı yaşındayken.

“Diğerlerinin hikâyesini dinlemeden en kötü kaderi yaşadığını düşünme,” derdi hep.

“Başlangıcı nasıl olursa olsun, hepimiz buradayız işte,” dediğimde, “Kaderimiz kesişmiş olabilir ama içimize işlenen hisler çok farklı.” diyerek beni teselli etmeye çalışırdı.

Anka’nın gerçek ismini ve hikâyesini hiçbir zaman öğrenemedim. Daha çok fantastik bir dünya yaratmış ve ona inandırmıştı kendini. Afrika’dan getirilen bir çocuk olduğumu duyduğunda, beni de hemencecik kendi hayal dünyasının kahramanı yapıvermişti.

 

 

Son Müşteri

Gerçek olan hislerdir.

Anka’nın bana öğrettiği en önemli şey bu olmuştur. Yani, beni bir hayalperest olarak yetiştirmesinin dışında. Onu düşündüğümde yüzümde bir gülümseme ve kalbimde sevgi hissediyordum.

Ama şu sıralar hislerimi dinlemekten korkar olmuştum. Anka bunu duysa, eminim bana çok kızardı. Ona göre, yaşadığın olaydan ya da tanıştığın kişiden çok, bunların sana ne hissettirdiği önemliydi. Bir Anka atasözü: Hislerine öncelik ver, mutlaka seni doğru yola çıkarır.

Ne de olsa Kaf Dağı’nın ardındaki çocuklardık biz. Ona inanıyordum.

Yaklaşık altı aydır okul harçlığımı çıkarabilmek için Galata Kulesi yakınlarındaki bir kafede çalışıyordum. Okuldan sonra buraya ulaşmak ve sonrasında yurt saatine yetişmek, bir önceki iş yerime göre daha kolay oluyordu.

Evet, yetimhaneden devlet yurduna terfi etmiştim. Tıp fakültesinde okuyordum. Tıpkı annem ve babam gibi doktor olacaktım. Üniversite sınavlarına hazırlanırken başka bir seçeneği hiç düşünmemiştim.

Gerçek his 1: Doktor olursam, anneme ve babama daha yakın olacağımı hissediyorum.

Aslında hayatım şu sıralar oldukça monotondu. Anka’nın minik kahramanı olduğumu göz önünde bulundurursak da fazlasıyla sıradan. Okul, iş ve yurt sıralaması bile değişmiyordu hayatımda. Sanırım, fizik kurallarına göre hiç hareket etmiyor sayılırdım.

“Mavi, kırk iki numaralı masa siparişini bekliyor, acele et!”

Gerçek his 2: Bunalmışlık.

Neyse ki bu akşam kafeyi kapatma sırası bendeydi. Her zamanki gibi bileğimdeki meleğimi öpüp mecburen işime devam ettim.

“Kırk iki miydi?”

Anka, bana moral vermek için büyülü dünyasıyla üzerimde çok acayip izler bırakmıştı. Bir gece, ben yine yorganımın altında ağlarken başını içeriye sokmuş ve “Neden ağlıyorsun ki, senin dövmen var.” demişti. Söze öyle güzel ve büyüleyici başlardı ki neden ağladığını ya da ne yaptığını unutuverir, kendini onun dünyasında bulurdun. O gece de o anlardan birini yaşatmıştı bana. Afrika kabilelerinin hastalıklara ve kötü ruhlara karşı koruyucu bir tılsım olarak kullandığı dövmelerin, yalnızca kutsal insanlarda işe yaradığını anlatmaya başlamıştı. Ona göre ben kutsal insanlardan biriydim. Büyüleyici hikâyesinin sonunda, dövmelerin tılsımını hareket ettirmenin yolunu, sadece dövmeye sahip olan kişinin keşfedebileceğini ve ağlamak yerine bunu düşünmemin iyi olacağını söyleyip kafasını yorganımın içinden çıkarmıştı.

O gece sadece bunu düşünmüştüm. Sağ bileğimin üst kısmındaki yarım kanatlı melek dövmem acaba nasıl harekete geçerdi?

Bunu düşünerek uyuyakalmış olmalıyım ki rüyamda, annem ve babam olduğunu hissettiğim, her zamanki gibi yüzlerini sadece bir ışık hüzmesi olarak görebildiğim iki kişi ellerimden tutmuş ve beni bulutların üzerine çıkarmıştı. Çok mutluydum. Bir daha hiç uyanmak istemediğimi ve onlarla kalmak istediğimi sayıklıyordum. Sonra, beni sağ bileğimdeki dövmemden öperek uyanmamı sağladılar. O sabah rüyamı çok net hatırlayarak uyandım. Keşfetmiştim.

Uyanır uyanmaz Anka’nın yanına koştum. “Artık biliyorum Anka, biliyorum!”

Anka neden bahsettiğimi pek anlamadı. O, büyüleyici hikâyelerini anlatır anlatmaz unuturdu. Ama ben hepsini hatırlıyordum. Hatta bir buluşmamızda, hikâyelerin birkaçını ona baştan sona anlatmıştım. Önce çok şaşırmış sonra da gülerek, “Amma da yazmışım he!” demişti.

Kahvaltı sırasındaydık. Anka ile aramızda iki kişi vardı ve ona rüyamı anlatmak için sabırsızlanıyordum.

“Neden bahsediyorsun Mavi?” dedi.

“Dün gece, hani dün gece anlattığın hikâye var ya, buldum!”

“Neyi buldun, hâlâ rüya görüyorsun sanırım?”

“Evet, rüya gördüm Anka! Dövmemi nasıl harekete geçirebileceğimi buldum.”

Anka her zamanki gibi büyüleyici anlatımına geri dönmüştü. Dün geceki hikâyesini hatırlamıştı anlaşılan.

“Sakın,” dedi. Bir başkasına nasıl çalıştığını asla anlatmamamı ve bunun yalnızca bana ait bir sır olarak kalması gerektiğini söyledi. Anka, benim büyüleyici dünyam.

Gerçek his 3: Dövmemin, öptüğümde çalıştığını bilmenin ve bu sayede, içimin huzurla dolduğu, bunun bana cesaret verdiği, annemi ve babamı yanımda hissettiğim ve bunu sadece benim bilmemin heyecan verici olduğu hissinin harika olması.

Neyse ki bu akşam her zamankinden daha az müşteri vardı ve son müşteri de yerinden kalkar kalmaz kafeyi kapatacaktım.

Acı gerçek 3: Son müşterinin, kalkmak için asla acelesi olmaz.

Bazen insanların nasıl bir hayat sürdüklerini anlamak için onları baştan aşağı incelerdim. Hareketlerini, mimiklerini, ayakkabı seçimlerini, saç kesimlerini… Elimde değildi, zaman içerisinde kendi yalnızlığımı gidermek için bunu alışkanlık edinmiştim.

Mesela bu akşamki son müşteri, lacivert fötr şapka takmayı tercih etmiş, üzerine de özel dikim, kareli bir Harris Tweed ceket ve düz renk bir sweatshirt giymişti. Bu kadar bilgiyi, kafeye müşteriler için alınan aylık moda dergilerinden edinmiştim. Hem fakirler de modadan anlar. Sadece anlar tabii. Neyse, konuma döneyim. Tüm bunlardan, bu İstanbul beyefendisinin giyimine kuşamına önem veren, parasını abuk sabuk şeylere harcamadan kendisine yakışanı bulan bir kişiliği olduğu sonucunu çıkarıyordum. Kahve seçimi sert olduğu için ciddi bir beyefendi olma olasılığı yüksekti. Kahvesini yudumlarken başını kaldırdığında şapkasının kenarından çıkan beyaz saçlara bakılacak olursa da beyimiz kırklı yaşlarının ortalarındaydı. Yolun yarısını çoktan geçmişti bey amcam. Serçe parmağına taktığı bordo taşlı, büyük yüzük ise bu beyefendinin muhterem bir beyefendi olduğunu gösteriyordu. Yoksa, nerede kaldı bu yüzükler…

“Hadi be bey amcacığım, evde bekleyenin de mi yok? Bu saatte, bir kafede tek başına, kahvesini hiç mi hiç acelesi olmadan içmeye devam ediyorsa maalesef yoktur Mavi!”

Bu bey amcayı, içimden bağırarak bu akşam az da olsa kafeyi erken kapatma ümidimi çalan hırsız olarak ilân ediyordum ki sonunda bir hareketlenme belirtisi gösterdi ve fötr şapkasını hafifçe kaldırıp bana selam vererek kafeden çıkıp gitti.

Böyle olduğunda kendimden şüphe ediyordum, acaba içimden konuştuğumu sanıp tüm bunları sesli mi dile getiriyordum? Yalnızlık başıma vurmuştu sanırım.

Neyse ki, bu akşam yıldızları daha yakından izleyebilecektim.

Hemen ortalığı toparlayıp bey amcanın kahve fincanını kaptığım gibi mutfağa götürdüm ve kafenin kapısını içeriden kilitledim.

Üzerimdeki önlüğü kapının girişinde bulunan ayaklı, ahşap askıya keyifle astım, merdivenlerden yukarıya koşarak dört katın ışıklarını saniyeler içinde kapattım ve en yukarıya, terasa çıktım.

İşte, karşımda yine o müthiş manzara. İşe ilk başladığım günlerde, kafeyi akşam kapatma sırası bana geldiğinde, nefesimi kesen bu manzarayı keşfetmiş ve bir daha onu izlemekten vazgeçememiştim.

Bu yüzden kafeyi kapatma sırası geldiğinde, buna sevinen tek kişi ben oluyordum. Tabii, kafedeki arkadaşlarım hâlâ buna bir anlam verebilmiş değillerdi.

Galata Kulesi’nin ışıklarını izlemek, yıldızlara bir adım daha yakın olmak, ay ışığının altında kendi kendime şarkı mırıldanmak ve İstanbul’un eşsizliğini, gürültüsüz, tüm keşmekeşliğinden uzakta izlemek bu kafeyi sevmemin tek nedeni sayılabilirdi.

Terastaki en rahat koltukları birleştiriyor ve yıldızları doyasıya izlemek için kendime konforlu bir alan yaratıyordum. Bu durum kendimi çok özel hissetmemi sağlıyordu. Tıpkı çocukluğumdaki gibi… Bazen de gülerek Anka’nın anlattığı hikâyeleri kafamda canlandırıyor ve tekrar tekrar eğleniyordum.

“Heyy, kim var orada?”

O ses de neydi?

Bir anda, duyduğum ses karşısında yerimden fırladım. Şimdi sadece kalbimin hızla atan sesini duyar olmuştum.

Teras katın kapısına doğru yaklaşan bir gölge gördüm ve sanırım korkudan kendime sarıldım. Giderek yaklaşan gölgenin uzun boylu sahibi bana doğru geliyordu. Kim olduğunu sormak istediğimde, önce sesimin çıkmadığını fark ettim. Sonra tüm cesaretimi toplayarak elimden geldiği kadar yüksek bir sesle sordum, “Asıl, orada kim var? Heey!”

Genç bir adamdı kapıda duran. Beyaz pantolonunu seçebilmiştim ilk olarak. Teras katını, sadece ay ışığı ve Galata Kulesi’nden yansıyan ışıklar aydınlatıyordu. Hafif öfkeli bir sesle yaklaşmaya devam etti.

“Siz de benim gibi mahsur mu kaldınız burada?” diye sordu.

“Nee?”

Genç adam hızlıca başladı anlatmaya. Her anlattığında da fark etmeden bana bir adım daha yaklaşıyordu. Yani, hem anlatıyor hem de bana doğru geliyordu. “Yarım saat önce bir kahve içmek için girmiştim kafeye, bekledim ama ilgilenen kimse olmadı. O sırada manzaraya dalmışım. Sonra geç olduğunu fark ettim ve eve gitmeden önce lavaboya girmek istedim. Çıktığımda tüm ışıklar kapatılmıştı. Belki üst katın ışıklarını kapatmaya başlamışlardır diye düşünerek aşağı indim. Gördüğüme inanamadım, kapıyı kilitleyip gitmişler.”

Gerçek his 4: Kapana kısılmış gibi hissettiğinde, Anka’ya dönüşmek kötü bir şey değildir, sadece, bu his daha sonrasında, bir süre kötü hissettirebilecek yan etkilere sebep olabilir.

İstemeyerek de olsa tek kurtuluşum, kafede mahsur kalan diğer mağdur müşteriyi oynayacağım bir hikâye yazmak olmuştu. Ne de olsa Anka ile büyümüştüm ve bunu başarabilirdim.

Kendi kendime gaz verdikten sonra titremeye devam eden sesim ile anlatmaya başladım. “Evet, haklısınız. Nasıl böyle bir dikkatsizlik yaparlar anlamıyorum. Ben de fark ettiğimde geç olmuştu. Arkadaşlarımdan birini de bu saatte arayıp rahatsız etmek istemedim, şunun şurasında kafenin açılmasına kaç saat kaldı ki, değil mi?”

Dediklerime kendim bile inanamıyordum. Kendime içten içe kızmaya başlamıştım bile. Bu saatten sonra söylediklerimi geri alamazdım da. Şimdi anlattıklarıma inanması için dua etmekten başka şansım kalmamıştı. Ben kendi kendime konuşurken, karşımdaki genç adamın artık onu gayet iyi seçebileceğim kadar bana yakın olduğunu fark etmiş ve birazcık uzaklaşmak için geri adım bile atmıştım.

“Kusura bakmayın, sizi korkutmak istemezdim ama öyle sinirlendim ki açıkçası, yukarıdan gelen koltuk seslerini duyunca, birileri varsa onlara çıkışmak için hızla yukarıya çıktım ve yanınıza gelmiş oldum.”

Kendime kızmaktan genç adamın söylediklerinin yalnızca sonunu duymuştum ve her zamanki gibi saçmalamaya başladım. “Oturmak istemez misiniz?”

Burada çalışan ve üzerine kapıyı kilitleyen kişi olduğumu anlaması için başka bir şey dememe gerek kalmadığını düşünürken, o sadece teşekkür etti ve gösterdiğim koltuğa oturuverdi. Şanslı günümdeydim. Sanırım artık konuşmasam iyi olacaktı.

Genç adam oturduğunda, mecburen ben de yanındaki koltuğa oturdum. Ne olurdu sanki doğruyu söyleseydim. Bir anda Ankalığım tutmuştu. Saat on iki olmak üzereydi ve yurda geç kalıyordum. Cadaloz müdire, kapılar kapandıktan sonra, her ne sebeple olursa olsun hiç kimse için açılmamasını emretmişti. Kural, kuraldı onun için. Sesi kulağımda çınlıyordu resmen: “Geç kalınmayacak!”

Off Mavi, of!

İçimden konuşurken yüzüm nasıl bir hâl aldıysa artık, genç adam gecenin sessizliğini bozdu ve bir anda beni kendime getirdi. “Anlaşılan siz benden daha çok sinirlenmişsiniz, baksanıza yanaklarınız kıpkırmızı olmuş.”

“Ya, sorma, sen de bizim yurt müdiresini tanısan, senin de yanakların domates gibi kızarırdı.” Şu içimden konuşmalara son vermeliydim artık ama olmuyordu işte.

Acı gerçek 4: Yetimhanede büyüyen bir çocuksanız, yalnızlığınızı bozan tek şey iç sesiniz olur ve o, her zaman yanınızda olabilecek tek arkadaştır.

Genç adamın sorusuna bir anda: “Yalnız, ben tanımadığım insanlarla konuşmam.” diye karşılık verdim.

Bu gece kendimi tanıyamıyordum. O Anka yok mu o Anka, bu gece başıma ne geldiyse, hepsi onun eseriydi. Küçükken okula giderken beni hep tembihlerdi: “Sakın yabancılarla konuşma Mavi!”

Genç adam tebessüm edip “Yalnız biraz önce konuştunuz.” diyerek ne kadar ukala olduğunu göstermiş oldu.

“Şimdi analiz zamanı değil Mavi, altta kalmamalısın.”

Ben de “öyle ukala olunmaz böyle ukala olunur” dercesine, “Yalnız, az önceki mecburiyettendi.” diye yanıt verdim.

Genç adam gözlerimin içine bakmak için kafasını bana doğru çevirdi. Ben de altta kalır mıyım hiç, gözlerimi gözlerinin içine dikmek için başımı ona doğru çevirdim. O an ne kadar çekici yüz hatlarına sahip olduğunun ve gözlerinin nasıl da bu kadar parlak olabileceğinin şaşkınlığını yaşarken yine genç adamın sesi ile kendime geldim.

“Ama hâlâ konuşuyorsunuz. Yoksa ben mi gaipten sesler duyuyorum?” diyerek ukalalığına devam etti.

O anda, sakince gözlerimi gökyüzüne çevirerek başımı koltuğa yasladım, bir daha onu haklı çıkarmamak için hiç konuşmadım ve yıldızları izlemeye devam ettim. Genç adam da aynısını yapmayı tercih etmişti, ısrarcı olmamasına sevinmiştim çünkü onunla uğraşacak halim kalmamıştı.

Yıldızları izlerken de bu gece içine düştüğüm durumu ve yanımdaki genç adamı düşünmeden yapamıyordum. Demek son müşterim, fötr şapkalı, yaşlı bey amca değildi.

 

 

Büyülü Dünya

Bir gece, uykumun tam en tatlı yerinde, Anka, o koca kafasını yorganımın içine sokup beni sessizce uyandırdı. Her zamanki gibi cinlik peşindeki gözleri fıldır fıldır olmuş halde bana bakıyordu. “Hadi uykucu kız, uyan!”

Altı yaşımdaydım ve saat kaç olursa olsun her daim oyuna hazırdım. Hele bir de içinde Anka varsa, her şey olduğundan çok daha eğlenceli bir hal alıyordu.

“Sessiz ol, terliklerini giy ve sakın bir sakarlık yapma Mavi!”

İşte, oyun başlıyordu.

“Yine neyin peşindeyiz Anka? Çok uykum var benim…”

“Şşşt, sessiz ol! Seni büyülü dünyamla tanıştırma zamanı geldi, hadi, acele et!”

Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu ama Anka’nın söyledikleri beni çok heyecanlandırmıştı. Anka’nın büyülü dünyasıyla tanışacaktım.

O önde, ben arkada, gecenin sessizliğine karışarak yetimhane koridorlarında yürümeye başladık. Anka, önce yemekhaneye gidip bir şey alacağını söyledi ve hızlı adımlarla yemekhaneye girdi. Yaklaşık yarım dakika sonra yanıma geldi ve etrafta kimse olmadığından emin olana kadar çevremizi inceledi.

“Mavi, üçe kadar sayacağım ve ‘üç’ dediğimde, arkamıza dönüp bakmadan koşar adımlarla merdivenlerden çıkacağız, anlaştık mı?” der demez, saymaya başladı.

Kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Anka, olaylara böyle  heyecan katmayı nasıl başarıyordu, anlayamıyordum.

“Üç!”

Sanki rüyadaymışçasına merdivenlerden yukarıya koşmaya başladık. Anka önde, “Hadi Mavi, çok az kaldı,” dedikçe hızlanıyordum. Sekiz katı bir solukta çıkmak üzereydik ki terliklerimden biri ayağımdan çıkıverdi. Tam terliğimi almak için merdivenlerden aşağıya inecekken Anka elimden tuttu ve “Prens, seni bu terlikle arasın dursun, hadi, biz büyülü dünyamıza kavuşalım.” diyerek beni elimden tuttu ve daha önce hiç fark etmediğim tahta bir kapıdan içeri soktu.

Gördüğüm manzara karşısında gerçekten büyülenmiştim. Anka, “Büyülü dünyama hoş geldin Afrikalı kız!” diyerek etrafımda dans etmeye başladı.

Bense sadece, “Bu muhteşem Anka, bu muhteşem!” diyerek şaşkınlığımı dile getiriyordum.

Yıldızları ve ayı, hiç bu kadar parlak görmemiştim. Ellerimi uzatsam, onlara değecekmişim gibi hissediyordum. Olduğum yerde, bu eşsizliği seyrederken Anka’nın sesi ile irkildim.

“Mavi, hadi gel, bir de böyle izle!” diye seslenerek beni yanına çağırıyordu.

Bir yurdun çatı katının hiç bu kadar görkemli olabileceğini düşünmemiştim. Rüya gibiydi. Anka, yere serdiği battaniyelerin üzerine sırt üstü yatmış ve manzaranın tadını çıkarmaya başlamıştı bile. Ben de aynısını yaptım.

O an, zaman farklı akmaya başlamıştı. Belki bir dakika, belki bir saat, belki de saatler geçmişti ve biz, sessizce yıldızları izlemiştik. Tam sonsuzluğun içerisinde, düşlerden düşlere atlarken bir anda Anka, pijamasının içinden bir poşet dolusu çilek çıkardı. Şaşkınlıkla bana uzattığı çileklere bakakaldım. Ne kadar kırmızı ve fazlaydılar. Daha önce hiç bu kadar çileği bir arada görmemiştim.

O gece, yıldızlar altında, tüm çilekleri keyifle yedik. Ara sıra hatırladığımda içimden hep, “Ne güzel eğlenmiştik.” diyorum. O gece, gerçekten yaşadığımı hissettiğim nadir zamanlardan biri olarak hafızama kazınmıştı.

Gerçek his 5: Altı yaşında, yıldızların altında çilek yemek dünyanın tüm oyuncaklarıyla oynamaktan daha keyif verici olabilir.

Her ne kadar bu özgürlükten vazgeçmek istemesek de gün doğmadan ve kimse yokluğumuzu fark etmeden yataklarımıza dönmüştük. Yorganımın altına girdiğimde heyecandan hâlâ tüm vücudum titriyordu. Neyse ki bir sakarlık yapmamıştım ve hiç kimse bizi görmemişti.

Sabah olduğunda ise bir terslik olduğunu hissediyordum. Neredeyse vücudumun tamamında kırmızı kabarcıklar oluşmuştu.

Anka, “Korkma Afrikalı kız, sen daha çocuksun, bu tip hastalıklar geçirmen normal,” diyerek beni sakinleştirmeye çalışsa da bir terslik olduğunu o da fark etmiş olacak ki daha yüzünü yıkamadan, bizden sorumlu eğitmene haber vermek için koşarak odadan çıkmıştı.

Yarım saat içerisinde yapılan incelemelerden sonra, revirdeki doktorun eğitimcilere, “Mutlaka yediği bir şeyler dokunmuş olmalı, alerji yapmış,” dediğini duydum. “Kan örneğini, bir de hastanedeki uzmanlara gönderelim, onlar da incelesinler.” Doktor konuştukça korkum ikiye, beşe, yüze katlanıyordu. İçimden tekrar ettiğim tek şey şuydu: “Çileklerdi!”

Tabii ki, müdire, tüm yetimhane için aldırdığı çileklerin eksikliğini fark etmiş ve hasta yatağımda beni ziyarete gelmişti.

Öyle korkutucu bir bakışı vardı ki masallardaki kötü cadılara benziyordu. Saçını hep topuz yapardı, bir de kahverengi bir ruj sürünce tam kötü cadı olurdu.

Müdire odaya geldiğinde, Anka ile hesaba katmadığımız bir şey daha ortaya çıkmıştı. Dün gece, merdivenlerden aşağıya düşürdüğüm minik terliğim.

Müdirenin elinde sihirli, dev bir kötü değneğe dönüşmüş olan minik terliğimi görünce, yatağımın başında duran Anka’ya eğildim ve sessizce, “Prens kendi gelmek yerine kötü cadıyı göndermeyi tercih etmiş anlaşılan, yandık!” dedim.

Anka, elindeki terliğin hesabını soran müdire karşısında sinirlenmişe benziyordu ve beklemediğim bir anda müdireye çıkıştı. “Onun bir suçu yok, çilekleri ben aldım ve ona yemesi için ben verdim.” diye hızla anlatmaya başladı.

Anka bazen hiç olmadığı kadar, gerçek dünyanın içinde oluyordu ve ben onun bu hallerine hiç alışık değildim. Sırf, hasta olduğum halde müdire bana  yüklendiği ve beni ondan korumak istediği için kendini kaybetmiş bir halde anlatıyordu. Ne yapacağımı bilemeden Anka’nın pijamasının üstüne asıldım ve “Sakın büyülü dünyamızdan bahsetme Anka, yoksa bir daha yıldızları göremeyiz.” diye yalvardım.

Söylediklerimi duymuş olacak ki kendine geldi ve müdireyi ikna edecek bir hikâye anlatmaya başladı.

O kadar heyecanlıydım ki, kalbim, Anka’nın müdireyi ikna etmek için aklından ne hikâye yazıp anlattığını duyamayacak kadar hızlı çarpıyordu. En sonunda müdire, “Peki, sizi küçük afacanlar, bir hafta cezalısınız ve yemekhanedeki tabakları temizlemek için içerideki görevlilere yardım edeceksiniz,” dedi.

Sonunda, kötü cadı son lafını etmiş ve odamızı terk etmişti.

Anka, beni hasta yatağımda biraz olsun güldürmek için müdire gider gitmez onun taklidini yapmaya başlamıştı. Nasıl böyle ruh geçişleri yaşayabiliyordu, anlayamıyordum. Onu izlerken bunu düşünmeden edemedim. Az önce yaşanan o heyecan dolu dakikalardan sonra bir anda normale dönmesini şaşkınlıkla izliyordum. Sonra da, “Ne şanslı kızsın sen Afrikalı, terliğinin tekini taa nerelerden müdire ayağına getiriyor.” diye benimle dalga geçmeye devam etti.

“Sen geç dalganı, az kalsın sen balkabağına dönüşüyordun, ben de minik fareye,” dedim ve üzerimdeki heyecanı atmak için yorganımın altına gizlendim.

Acı gerçek 5: Eğer yetimhanede büyüyorsan, sırf çilek yediğin için ceza alabilirsin.

En azından terliksiz kalmayacaktım. Birkaç gün alerjimin geçmesi için dinlendim. Sonra da Anka ile müdirenin verdiği cezayı çekmeye başladık. Her akşam yemeğinden sonra yemekhanedeki görevlilere yardım ediyorduk. Bir haftalık cezamızın bitmesi için gün sayar olmuştuk.

Tabii, o daha bir başlangıçmış, nereden bilebilirdik.

 

 

Gün Doğumu

Gün ağarmak üzereydi. Vücudumun neredeyse tamamını hissetmeyecek kadar üşümüş halde uyandım. Üzerime sanki kar yağmıştı. Belimi, uyuyakaldığım koltuktan doğrultmaya çalıştığımda nerede olduğumu idrak edemedim. Her zaman uyku sersemi olurum ama bu kez biraz fazla sürdü gibi hissediyordum. Boynum öyle bir tutulmuştu ki “çevirmek için akreple yelkovanın birbirini epeyce kovalaması gerekiyor sanırım” diye içten içe söylenmeye başladım. Yaklaşık iki dakikanın sonunda sağıma dönebildim ve o sırada yanımda onu gördüm.

“Bu da kim?”

Şaşkınlıktan ayağa fırladım ve nasıl olduysa ışık hızıyla bir önceki geceyi hatırlayabildim.

“İnanmıyorum, inanamıyorum!” İçimden çılgınca bağırmaya başladım. Bu halde nasıl uyuyakalmıştım? Biraz sonra mesai başlayacak ve hem gerçek ortaya çıkacak hem de kafedeki herkese rezil olacaktım. Nasıl açıklardım tüm bunları? Hem müdürün kulağına giderse kesin kovardı beni. O zaman ne yapardım? Depresyondaki halimi ben bile çekemiyordum ki!

Düşün Mavi, düşün! Çalıştır saksıyı!

Kapının anahtarı hâlâ cebimdeydi. Ah benim akılsız kafam, ah!

Panikle aşağı indim, nasıl indiğimi düşündüğümde hatırlayamayacak kadar hızlı bir şekilde hem de. Kafede her şey o kadar sessizdi ki nefes almaya bile korkuyordum.

Çıkıp gitsem, kapıyı dışarıdan kilitlesem? Yok, olmaz. Onu tekrar kafeye kilitleyemezdim. Kapıyı açıp gidip uyandırsam ve “Aaa, kapıyı açmışlar, hadi gidelim.” desem? Yok, bu da olmazdı. Dün gece çok da iyi davranmamıştım, ya tersinden kalkar ve bağırmaya başlarsa ne olacaktı?

Off, ne yapacaktım?

On beş dakika içerisinde kafamdan onlarca olasılık hesaplayıp hepsini çürütmüştüm. Ama biraz daha bir şeyler yapmazsam zaten bir şey yapmama gerek kalmayacaktı. Elim mahkûmdu, bir şeyler yapmalıydım. Önce her ihtimale karşı cebimden anahtarı çıkardım ve kafenin kapısını yavaşça açtım. Unutkanlığımın gözü kör olsun, sırf bu yüzden, kafeyi kapatma sırası bende olduğunda, teras kata çıkmadan önce kapıyı içeriden kilitler ve yüzünde unutup çekip çıkmayayım diye anahtarı kapının üzerinden alıp cebime koyardım.

Kafenin içerisinde bir o yana bir bu yana gezip ne yapmam gerektiğini düşünürken içimden defalarca, “Bu kadar garantici olma Mavi!” diyerek kendimi suçlamıştım.

Sonra da yine kendime fazla yüklendiğimi fark ettim, neticede hayat bir tecrübeydi ve bana da bunu öğretmişti. Hem şimdi bunları düşünmenin sırası değildi.

Aşağı inerken gösterdiğim performansı yukarı çıkarken de gösterdim. Dört katı nasıl böyle hatırlayamayacağım kadar hızlı çıkabiliyordum?

Teras katına çıktığımda, oracıkta öylece uyuyakalmış olan genç adama baktım. Ne kadar ukala bir insan da olsa, sonuçta benim hatam yüzünden dün gece evine gidememişti ve biraz daha uyanmazsa soğuktan donması işten bile değildi.

“Vicdan var bizde vicdan, ey ukala dümbeleği.”

Serin havalarda, müşterilerin üşümemeleri için özel olarak hazırlanan kafe şallarından birkaç tane aldım ve yavaşça genç adamın üzerine örttüm. Uyurken ne kadar da masum görünüyordu.

“Aman kızım Mavi, sakın bir sakarlık yapıp da uyuyan devi uyandırma, sakın!”

Yavaşça kapıya yöneldim ve arkamı dönerek olay mahallinden uzaklaştım. İşe yarayacağından emin olmadığım a planımı uyguluyordum ve b planım da yoktu.

Planı uygulamak üzere, personel odasındaki dolaptan çantamı aldım ve kafeden çıktım. Sanırım, a planım kapıyı dışarıdan kilitlememek olmuştu.

Neyse ki bugün izin günümdü. Yalnız hemen yurda gidemezdim. Kafeyi açmak için gelecek olanlarla karşılaşmadan kapıyı kilitleyebilmek için ukala dümbeleğini bir şekilde uyandırmam gerekiyordu. Yoksa sabah elemanları, geldiklerinde kafenin kapısını açık görürlerse kafeye hırsız girdiğini düşünebilirler ve o dakikadan sonra iş çığırından çıkabilirdi. Hayatın olasılıklarını hesaplamakta idmanlıydım neyse ki. Yoksa tüm bunlar nereden aklıma gelecekti ki? Yüksek zekâlıydım da bugüne kadar haberim mi olmamıştı acaba? Şimdi birkaç oturum açmıştım sanki içimde, o iç sesten bu iç sese geçmiştim. Off, nasıl olacaktı? Galata Kulesi’nin dibine oturmuş, bir yandan kafeyi gözetlerken bir yandan da düşünüyordum. Nasıl, nasıl, nasıl?

Kuleye çıkıp taş falan atsam yetişir miydi acaba? Heh, saçmalamaya başlamıştım, kule bu saatte açık olmazdı ki.

Yaklaşık yarım saat geçmişti. Giderek tansiyonum yükseliyordu ve artık düşünemez olmuştum.

Tam pes etmek üzereydim ki gördüklerime inanamadığım bir şey oldu. “Oley be!”

Sanırım aklıma dâhiyane bir fikir gelmişti. Bu kez iyi mi ya da kötü mü olacağı konusunda olasılıkları hesap etmeden daldım kalabalığın arasına.

“Çocuklaaaaar, ne yapıyorsunuz burada böyle?”

İki saniye sonra, çocukların arasına kendimi deli gibi atmıştım. Sorduğum soruya pembe yanaklı, kutuplardan basık, ekvatordan şişkin olan toparlak bir çocuk cevap verdi.“19 Mayıs kutlamaları için hazırlandık abla, bugün İstiklal Caddesi’nde özel bir gösteri yapacağız.”

Duyduklarım bayram havası yaşatmıştı bana, o an gözlerime kurtarıcı bir süper kahraman gibi gelen çocuğun gözlerinin içine içine bakarak konuşmaya başladım.

“Ağzından bal damlıyor, bal. Peki, şimdi şurada benim bir kafem var, hemen onun önünde ufak bir prova yapmaya ne dersiniz? Bence harika olur. Olmaz mı? Hadi, ne olur beni kırmayın.”

Artık nasıl yalvardıysam, çocuklar teklifimi kabul ettiler. Grup halinde kafenin önüne doğru yürürken pembe yanaklı, anladığım kadarıyla grubun başı olan çocuk tekrar tekrar sormaya devam ediyordu. “Abla, eminsin değil mi, bu saatte rahatsız etmeyelim insanları? Sonra kızmasınlar?”

“Ya bugün bizim bayramımız değil mi, bugünün çocukları yarınların gençleri sizler değil misiniz? Merak etmeyin, hiç kimse bir şey diyemez. Hadi, gelin şöyle, kafenin tam önünde başlayalım biz provamıza.”

Ohh, ikna etmiştim bando takımını. Umarım, ukala dümbeleğini bu şekilde uyandırıp kafeden çıkmasını sağlayabilirdim.

“Hadi çocuklar, güçlü güçlü, gümbür gümbür başlayalım provamıza. Öyle, elinizi korkak alıştırmayın. Bir, iki, üç!”

Çocuklar enstrümanlarını hep birlikte çalmaya başladığında öyle bir ses çıktı ki ağaçlarda uyuyan kargalar bile rahatsız olup uçmaya başladılar.

“Heh, bando dediğin böyle olur. Yaşasın 19 Mayıs! Yaşasın geleceğimiz, çocuklarımız!”

Yahu, sağır sultan bile duymuştu bandonun sesini, bizim ukala dümbeleği hâlâ ortalarda yoktu. Çok az zaman kalmıştı kafenin açılmasına ve kafeyi açacak olan elemanlar gelmek üzereydiler. Bandodan çıkan ses işe yaramaz ve yukarıdaki patlamaya hazır bomba uyanmazsa, kalbim bu duruma dayanamaz ve gençliğimin baharında, başka bayramlar göremeden göçüp giderdim bu dünyadan.

Kötü senaryolar yazmış, hatta kendimi dahi o senaryoların birinde öldürmüşken, kafenin kapısında birini görür gibi olmuştum. Evet, yanlış görmüyordum. “Ne ağır uykun varmış arkadaş, sonunda!”

Yüzündeki öfkeyi uzaktan bile görebiliyordum. Önce kapının açık olmasına şaşırdı, öfkeli öfkeli saatine baktı ve kapıyı kapatmadan hızla uzaklaştı. Ohh, kurtulmuştum ondan.

Beni göremeyeceği kadar uzaklaştıktan sonra bando takımındaki çocukların neredeyse hepsinin alnından öptüm diyebilirim. Koşarak kafenin kapısını kimsecikler görmeden dışarıdan kilitlemeyi başarmıştım. “Görgüsüz şey, insan kapıyı arkasından kapatır.” diye söylenecektim ki vazgeçtim ve kafeyi başıma yıkmadığına dua ettim. Ben onun yerinde olsam, kafeyi içten yıkarken bandonun sesi buna yardım bile edebilirdi.

Ne gündü be! Anka’ya anlatsam inanmaz, “Yine yazmışsın, boynuz kulağı geçer derlerdi de inanmazdım.” der ve kesin benimle dalga geçerdi.

Yurda giderken neredeyse yirmi saat sonra telefonuma bakmayı akıl edebilmiştim.

Sıfır cevapsız arama, sıfır mesaj. “Kim merak eder ki Mavi’yi?” Ama alışmıştım artık, o kadar şey atlatmışken buna moralimi bozamazdım. Bugün okula gitmemeye karar vermiştim, hem izin günümdeydim. Tüm gün uyumayı planlayarak yurda yürüdüm.

Yetimhane müdiresine de dün gece izinsiz olarak nerede kaldığıma dair yazılı bir dilekçe yazmak zorundaydım. Yurdu görür görmez bu aklıma gelmişti. Tabii ki dilekçede gerçeği söyleyemezdim çünkü buna inanmazdı. Bunları düşünürken odama girip pijamalarımı bile giymeden ranzama çıktım. Yaşadığım onca garip şeyden sonra zaman algımı yitirmiştim sanırım, bazı şeyleri hatırlamayacağım şekilde yapar olmuştum.

Nasıl da üşümüştüm sabaha kadar? Hayatımda ilk kez yetimhane ya da yurt dışında başka bir yerde kalıyordum, hem de yanımda tanımadığım biriyle. Garip ama farklı hissediyordum. Tam ukala dümbeleğiyle karşılaştığım an gelmişti aklıma ki o an yatakta sızıp kaldım.

Hemen hemen dört saat sonra, midem açlıktan kazınmış, gözlerim uyumaktan şişmiş bir halde uyandım. Akşamüstü olmak üzereydi. Bir şeyler yesem iyi olacaktı. Hâlâ sabahın gerginliği üzerimdeydi ve boynumun tutukluğu, o stresli anları tekrar tekrar bana hatırlatıyordu.

Çantamdan, yurda giderken aldığım sandviçi çıkardım ve hızlıca yedim. Ne kadar da acıkmıştım. Pencereden dışarı, gökyüzüne doğru baktım, yıldızlar uğruna ne çok aksiyon atlattığımı düşünerek gülümsemekten kendimi alamadım ve mavi, yarım melek kanatlı dövmemi öperek tekrar uykuya daldım.

9786257077415
414
AOKO - ÖN OKUMA
AOKO - ÖN OKUMA
Ephesus Yayınları
45.00

Aoko

Her insan gibi, hayata hatırladığım yerden başlamıştım. Bir düşünsenize, doğduğunuz anı hatırlıyor musunuz? Annenizin kucağına ilk verilişinizi? Babanızın ilk kez yanağınıza buse konduruşunu? Hayır, kimse hatırlayamaz ama herkes yaşar. O mutlu anları, belki dedeler belki de anneanneler, bir gün torunlarına anlatmak için özenle sakladıkları albümlerden çıkardıkları hatıra fotoğraflarına bakıp efsaneleştirerek anlatırlar. Böylece hikâyenizin başı tamamlanmış olur.

Yani, en azından benim hayal ettiğim en güzel yol bu olmuştur bugüne kadar. Dedeler, anneanneler…

Yirmi üç yaşımdayım ve hikâyem hâlâ hatırladığım yerden başlıyor.

İsmim Aoko. İki yaşımdayken annemi ve babamı trafik kazasında kaybettim. Kayıtlara geçtiği kadarıyla, Batı Afrika’nın Sierra Leone ülkesinde vahşi hayvanlar için hazırlanan tuzak nedeniyle annemin ve babamın içinde bulunduğu minibüs devrilmiş ve minibüsün içinden bir tek ben kurtulabilmişim. Annem ve babam doktormuş. Gönüllü olarak, Türkiye’deki rahat yaşamlarını bırakıp fakir halka yardım için Afrika’ya yerleşmişler. Annem, beni Sierra Leone’de dünyaya getirmiş. Kazadan sonra, belki bir akrabama teslim edilebilirim ümidiyle beni ülkeme göndermişler.

Ne yazık ki doğruluğunun henüz tam olarak teyit edilemediği hikâyemin bir kısmını, yıllar sonra kaldığım yetimhanenin müdüründen dinlemiştim.

Soğuk ve kısa. Oysaki hiç böyle hayal etmemiştim.

Acı gerçek 1: Dedeniz anlatmıyorsa, hikâyeler korkutucu gelebilir.

O günden sonra tek hatırladığım, iki gün boyunca yorganımın altından kafamı çıkarmadığımdı. Sonra her zamanki gibi kendi kendimi teselli etmiş ve iki yaşıma kadar yaşadıklarımı hayal edip en güzelini bulana kadar hayal etmeye devam edeceğim konusunda kendime söz vermiştim. Henüz dokuz yaşımdaydım.

Hikâyemin hatırladığım yerinden başlamak ise benim için hiç kolay olmamıştı.

O anları hatırlamaya çalıştığımda karşılaştığım en büyük his, bir uçurumun kenarından karanlık, sonsuz bir boşluğa atlamak gibiydi. Ne zaman biteceği belli olmayan, nefesimi kesen sonsuz bir boşluk ve korku…

Daha iki yaşımda, ismini bile söyleyemeyen bir çocuktum. O kadar.

İstanbul’daki yetimhaneye getirilişimi hayal meyal hatırlıyordum. Buradaki insanlar bugüne kadar gördüğüm diğer insanlardan farklıydılar. Sadece, tıpkı anneme ve babama benzedikleri için artık ağlamayı kesmiştim. Büyük ışıklı, upuzun binalar görmüştüm yolda. Beni buraya kucağında getiren amca, bana kocaman sapı olan kırmızı bir şeker vermişti.

“İstanbul’a hoş geldin minik kız.”

Acı gerçek 2: Gerçeklerin farkında değilseniz, dünya hiç de öyle sandığınız kadar kötü bir yer değildir.

Annesizlik ve babasızlık, büyüdükçe boğazınıza yerleşen bir düğüm gibidir. Eğer iki yaşınızdaysanız, o an anlamazsınız. Küçük kırmızı bir şeker ile mutlu olmadığınızı anlayana kadar mutlusunuzdur.

Yetimhaneye çocuk yaşta getirilen birçok kişiden hep aynı şeyi duymuşumdur: İlk gece hiç bitmeyecek kadar ürpertici, sessiz bir gece olarak çöreklenir yüreğinize ve o gece asla uyuyamazsınız.

İlk gecemi hatırlamıyordum.

Yetimhaneye teslim edilirken üzerimde mavi bir elbise varmış ve sağ bileğimin üst kısmına yapılmış minicik, mavi renkli, yarım kanatlı melek dövmem herkesin dikkatini çekmiş. Türkiye’de ismimin telaffuzu zor olduğu için beni “Mavi” diye sevmeye başlamışlar ve ismim kayıtlara bu şekilde geçirilmiş.

“Mavi.”

İlk söyleyebildiğim kelime.

Tabii tüm bunları, o günlerime şahit olan Anka’dan öğrenmiştim.

Anka, yetimhanede bana düşen odada kalan en büyük çocuktu. Benden iki yıl önce bırakılmıştı yetimhaneye. Daha altı yaşındayken.

“Diğerlerinin hikâyesini dinlemeden en kötü kaderi yaşadığını düşünme,” derdi hep.

“Başlangıcı nasıl olursa olsun, hepimiz buradayız işte,” dediğimde, “Kaderimiz kesişmiş olabilir ama içimize işlenen hisler çok farklı.” diyerek beni teselli etmeye çalışırdı.

Anka’nın gerçek ismini ve hikâyesini hiçbir zaman öğrenemedim. Daha çok fantastik bir dünya yaratmış ve ona inandırmıştı kendini. Afrika’dan getirilen bir çocuk olduğumu duyduğunda, beni de hemencecik kendi hayal dünyasının kahramanı yapıvermişti.

 

 

Son Müşteri

Gerçek olan hislerdir.

Anka’nın bana öğrettiği en önemli şey bu olmuştur. Yani, beni bir hayalperest olarak yetiştirmesinin dışında. Onu düşündüğümde yüzümde bir gülümseme ve kalbimde sevgi hissediyordum.

Ama şu sıralar hislerimi dinlemekten korkar olmuştum. Anka bunu duysa, eminim bana çok kızardı. Ona göre, yaşadığın olaydan ya da tanıştığın kişiden çok, bunların sana ne hissettirdiği önemliydi. Bir Anka atasözü: Hislerine öncelik ver, mutlaka seni doğru yola çıkarır.

Ne de olsa Kaf Dağı’nın ardındaki çocuklardık biz. Ona inanıyordum.

Yaklaşık altı aydır okul harçlığımı çıkarabilmek için Galata Kulesi yakınlarındaki bir kafede çalışıyordum. Okuldan sonra buraya ulaşmak ve sonrasında yurt saatine yetişmek, bir önceki iş yerime göre daha kolay oluyordu.

Evet, yetimhaneden devlet yurduna terfi etmiştim. Tıp fakültesinde okuyordum. Tıpkı annem ve babam gibi doktor olacaktım. Üniversite sınavlarına hazırlanırken başka bir seçeneği hiç düşünmemiştim.

Gerçek his 1: Doktor olursam, anneme ve babama daha yakın olacağımı hissediyorum.

Aslında hayatım şu sıralar oldukça monotondu. Anka’nın minik kahramanı olduğumu göz önünde bulundurursak da fazlasıyla sıradan. Okul, iş ve yurt sıralaması bile değişmiyordu hayatımda. Sanırım, fizik kurallarına göre hiç hareket etmiyor sayılırdım.

“Mavi, kırk iki numaralı masa siparişini bekliyor, acele et!”

Gerçek his 2: Bunalmışlık.

Neyse ki bu akşam kafeyi kapatma sırası bendeydi. Her zamanki gibi bileğimdeki meleğimi öpüp mecburen işime devam ettim.

“Kırk iki miydi?”

Anka, bana moral vermek için büyülü dünyasıyla üzerimde çok acayip izler bırakmıştı. Bir gece, ben yine yorganımın altında ağlarken başını içeriye sokmuş ve “Neden ağlıyorsun ki, senin dövmen var.” demişti. Söze öyle güzel ve büyüleyici başlardı ki neden ağladığını ya da ne yaptığını unutuverir, kendini onun dünyasında bulurdun. O gece de o anlardan birini yaşatmıştı bana. Afrika kabilelerinin hastalıklara ve kötü ruhlara karşı koruyucu bir tılsım olarak kullandığı dövmelerin, yalnızca kutsal insanlarda işe yaradığını anlatmaya başlamıştı. Ona göre ben kutsal insanlardan biriydim. Büyüleyici hikâyesinin sonunda, dövmelerin tılsımını hareket ettirmenin yolunu, sadece dövmeye sahip olan kişinin keşfedebileceğini ve ağlamak yerine bunu düşünmemin iyi olacağını söyleyip kafasını yorganımın içinden çıkarmıştı.

O gece sadece bunu düşünmüştüm. Sağ bileğimin üst kısmındaki yarım kanatlı melek dövmem acaba nasıl harekete geçerdi?

Bunu düşünerek uyuyakalmış olmalıyım ki rüyamda, annem ve babam olduğunu hissettiğim, her zamanki gibi yüzlerini sadece bir ışık hüzmesi olarak görebildiğim iki kişi ellerimden tutmuş ve beni bulutların üzerine çıkarmıştı. Çok mutluydum. Bir daha hiç uyanmak istemediğimi ve onlarla kalmak istediğimi sayıklıyordum. Sonra, beni sağ bileğimdeki dövmemden öperek uyanmamı sağladılar. O sabah rüyamı çok net hatırlayarak uyandım. Keşfetmiştim.

Uyanır uyanmaz Anka’nın yanına koştum. “Artık biliyorum Anka, biliyorum!”

Anka neden bahsettiğimi pek anlamadı. O, büyüleyici hikâyelerini anlatır anlatmaz unuturdu. Ama ben hepsini hatırlıyordum. Hatta bir buluşmamızda, hikâyelerin birkaçını ona baştan sona anlatmıştım. Önce çok şaşırmış sonra da gülerek, “Amma da yazmışım he!” demişti.

Kahvaltı sırasındaydık. Anka ile aramızda iki kişi vardı ve ona rüyamı anlatmak için sabırsızlanıyordum.

“Neden bahsediyorsun Mavi?” dedi.

“Dün gece, hani dün gece anlattığın hikâye var ya, buldum!”

“Neyi buldun, hâlâ rüya görüyorsun sanırım?”

“Evet, rüya gördüm Anka! Dövmemi nasıl harekete geçirebileceğimi buldum.”

Anka her zamanki gibi büyüleyici anlatımına geri dönmüştü. Dün geceki hikâyesini hatırlamıştı anlaşılan.

“Sakın,” dedi. Bir başkasına nasıl çalıştığını asla anlatmamamı ve bunun yalnızca bana ait bir sır olarak kalması gerektiğini söyledi. Anka, benim büyüleyici dünyam.

Gerçek his 3: Dövmemin, öptüğümde çalıştığını bilmenin ve bu sayede, içimin huzurla dolduğu, bunun bana cesaret verdiği, annemi ve babamı yanımda hissettiğim ve bunu sadece benim bilmemin heyecan verici olduğu hissinin harika olması.

Neyse ki bu akşam her zamankinden daha az müşteri vardı ve son müşteri de yerinden kalkar kalmaz kafeyi kapatacaktım.

Acı gerçek 3: Son müşterinin, kalkmak için asla acelesi olmaz.

Bazen insanların nasıl bir hayat sürdüklerini anlamak için onları baştan aşağı incelerdim. Hareketlerini, mimiklerini, ayakkabı seçimlerini, saç kesimlerini… Elimde değildi, zaman içerisinde kendi yalnızlığımı gidermek için bunu alışkanlık edinmiştim.

Mesela bu akşamki son müşteri, lacivert fötr şapka takmayı tercih etmiş, üzerine de özel dikim, kareli bir Harris Tweed ceket ve düz renk bir sweatshirt giymişti. Bu kadar bilgiyi, kafeye müşteriler için alınan aylık moda dergilerinden edinmiştim. Hem fakirler de modadan anlar. Sadece anlar tabii. Neyse, konuma döneyim. Tüm bunlardan, bu İstanbul beyefendisinin giyimine kuşamına önem veren, parasını abuk sabuk şeylere harcamadan kendisine yakışanı bulan bir kişiliği olduğu sonucunu çıkarıyordum. Kahve seçimi sert olduğu için ciddi bir beyefendi olma olasılığı yüksekti. Kahvesini yudumlarken başını kaldırdığında şapkasının kenarından çıkan beyaz saçlara bakılacak olursa da beyimiz kırklı yaşlarının ortalarındaydı. Yolun yarısını çoktan geçmişti bey amcam. Serçe parmağına taktığı bordo taşlı, büyük yüzük ise bu beyefendinin muhterem bir beyefendi olduğunu gösteriyordu. Yoksa, nerede kaldı bu yüzükler…

“Hadi be bey amcacığım, evde bekleyenin de mi yok? Bu saatte, bir kafede tek başına, kahvesini hiç mi hiç acelesi olmadan içmeye devam ediyorsa maalesef yoktur Mavi!”

Bu bey amcayı, içimden bağırarak bu akşam az da olsa kafeyi erken kapatma ümidimi çalan hırsız olarak ilân ediyordum ki sonunda bir hareketlenme belirtisi gösterdi ve fötr şapkasını hafifçe kaldırıp bana selam vererek kafeden çıkıp gitti.

Böyle olduğunda kendimden şüphe ediyordum, acaba içimden konuştuğumu sanıp tüm bunları sesli mi dile getiriyordum? Yalnızlık başıma vurmuştu sanırım.

Neyse ki, bu akşam yıldızları daha yakından izleyebilecektim.

Hemen ortalığı toparlayıp bey amcanın kahve fincanını kaptığım gibi mutfağa götürdüm ve kafenin kapısını içeriden kilitledim.

Üzerimdeki önlüğü kapının girişinde bulunan ayaklı, ahşap askıya keyifle astım, merdivenlerden yukarıya koşarak dört katın ışıklarını saniyeler içinde kapattım ve en yukarıya, terasa çıktım.

İşte, karşımda yine o müthiş manzara. İşe ilk başladığım günlerde, kafeyi akşam kapatma sırası bana geldiğinde, nefesimi kesen bu manzarayı keşfetmiş ve bir daha onu izlemekten vazgeçememiştim.

Bu yüzden kafeyi kapatma sırası geldiğinde, buna sevinen tek kişi ben oluyordum. Tabii, kafedeki arkadaşlarım hâlâ buna bir anlam verebilmiş değillerdi.

Galata Kulesi’nin ışıklarını izlemek, yıldızlara bir adım daha yakın olmak, ay ışığının altında kendi kendime şarkı mırıldanmak ve İstanbul’un eşsizliğini, gürültüsüz, tüm keşmekeşliğinden uzakta izlemek bu kafeyi sevmemin tek nedeni sayılabilirdi.

Terastaki en rahat koltukları birleştiriyor ve yıldızları doyasıya izlemek için kendime konforlu bir alan yaratıyordum. Bu durum kendimi çok özel hissetmemi sağlıyordu. Tıpkı çocukluğumdaki gibi… Bazen de gülerek Anka’nın anlattığı hikâyeleri kafamda canlandırıyor ve tekrar tekrar eğleniyordum.

“Heyy, kim var orada?”

O ses de neydi?

Bir anda, duyduğum ses karşısında yerimden fırladım. Şimdi sadece kalbimin hızla atan sesini duyar olmuştum.

Teras katın kapısına doğru yaklaşan bir gölge gördüm ve sanırım korkudan kendime sarıldım. Giderek yaklaşan gölgenin uzun boylu sahibi bana doğru geliyordu. Kim olduğunu sormak istediğimde, önce sesimin çıkmadığını fark ettim. Sonra tüm cesaretimi toplayarak elimden geldiği kadar yüksek bir sesle sordum, “Asıl, orada kim var? Heey!”

Genç bir adamdı kapıda duran. Beyaz pantolonunu seçebilmiştim ilk olarak. Teras katını, sadece ay ışığı ve Galata Kulesi’nden yansıyan ışıklar aydınlatıyordu. Hafif öfkeli bir sesle yaklaşmaya devam etti.

“Siz de benim gibi mahsur mu kaldınız burada?” diye sordu.

“Nee?”

Genç adam hızlıca başladı anlatmaya. Her anlattığında da fark etmeden bana bir adım daha yaklaşıyordu. Yani, hem anlatıyor hem de bana doğru geliyordu. “Yarım saat önce bir kahve içmek için girmiştim kafeye, bekledim ama ilgilenen kimse olmadı. O sırada manzaraya dalmışım. Sonra geç olduğunu fark ettim ve eve gitmeden önce lavaboya girmek istedim. Çıktığımda tüm ışıklar kapatılmıştı. Belki üst katın ışıklarını kapatmaya başlamışlardır diye düşünerek aşağı indim. Gördüğüme inanamadım, kapıyı kilitleyip gitmişler.”

Gerçek his 4: Kapana kısılmış gibi hissettiğinde, Anka’ya dönüşmek kötü bir şey değildir, sadece, bu his daha sonrasında, bir süre kötü hissettirebilecek yan etkilere sebep olabilir.

İstemeyerek de olsa tek kurtuluşum, kafede mahsur kalan diğer mağdur müşteriyi oynayacağım bir hikâye yazmak olmuştu. Ne de olsa Anka ile büyümüştüm ve bunu başarabilirdim.

Kendi kendime gaz verdikten sonra titremeye devam eden sesim ile anlatmaya başladım. “Evet, haklısınız. Nasıl böyle bir dikkatsizlik yaparlar anlamıyorum. Ben de fark ettiğimde geç olmuştu. Arkadaşlarımdan birini de bu saatte arayıp rahatsız etmek istemedim, şunun şurasında kafenin açılmasına kaç saat kaldı ki, değil mi?”

Dediklerime kendim bile inanamıyordum. Kendime içten içe kızmaya başlamıştım bile. Bu saatten sonra söylediklerimi geri alamazdım da. Şimdi anlattıklarıma inanması için dua etmekten başka şansım kalmamıştı. Ben kendi kendime konuşurken, karşımdaki genç adamın artık onu gayet iyi seçebileceğim kadar bana yakın olduğunu fark etmiş ve birazcık uzaklaşmak için geri adım bile atmıştım.

“Kusura bakmayın, sizi korkutmak istemezdim ama öyle sinirlendim ki açıkçası, yukarıdan gelen koltuk seslerini duyunca, birileri varsa onlara çıkışmak için hızla yukarıya çıktım ve yanınıza gelmiş oldum.”

Kendime kızmaktan genç adamın söylediklerinin yalnızca sonunu duymuştum ve her zamanki gibi saçmalamaya başladım. “Oturmak istemez misiniz?”

Burada çalışan ve üzerine kapıyı kilitleyen kişi olduğumu anlaması için başka bir şey dememe gerek kalmadığını düşünürken, o sadece teşekkür etti ve gösterdiğim koltuğa oturuverdi. Şanslı günümdeydim. Sanırım artık konuşmasam iyi olacaktı.

Genç adam oturduğunda, mecburen ben de yanındaki koltuğa oturdum. Ne olurdu sanki doğruyu söyleseydim. Bir anda Ankalığım tutmuştu. Saat on iki olmak üzereydi ve yurda geç kalıyordum. Cadaloz müdire, kapılar kapandıktan sonra, her ne sebeple olursa olsun hiç kimse için açılmamasını emretmişti. Kural, kuraldı onun için. Sesi kulağımda çınlıyordu resmen: “Geç kalınmayacak!”

Off Mavi, of!

İçimden konuşurken yüzüm nasıl bir hâl aldıysa artık, genç adam gecenin sessizliğini bozdu ve bir anda beni kendime getirdi. “Anlaşılan siz benden daha çok sinirlenmişsiniz, baksanıza yanaklarınız kıpkırmızı olmuş.”

“Ya, sorma, sen de bizim yurt müdiresini tanısan, senin de yanakların domates gibi kızarırdı.” Şu içimden konuşmalara son vermeliydim artık ama olmuyordu işte.

Acı gerçek 4: Yetimhanede büyüyen bir çocuksanız, yalnızlığınızı bozan tek şey iç sesiniz olur ve o, her zaman yanınızda olabilecek tek arkadaştır.

Genç adamın sorusuna bir anda: “Yalnız, ben tanımadığım insanlarla konuşmam.” diye karşılık verdim.

Bu gece kendimi tanıyamıyordum. O Anka yok mu o Anka, bu gece başıma ne geldiyse, hepsi onun eseriydi. Küçükken okula giderken beni hep tembihlerdi: “Sakın yabancılarla konuşma Mavi!”

Genç adam tebessüm edip “Yalnız biraz önce konuştunuz.” diyerek ne kadar ukala olduğunu göstermiş oldu.

“Şimdi analiz zamanı değil Mavi, altta kalmamalısın.”

Ben de “öyle ukala olunmaz böyle ukala olunur” dercesine, “Yalnız, az önceki mecburiyettendi.” diye yanıt verdim.

Genç adam gözlerimin içine bakmak için kafasını bana doğru çevirdi. Ben de altta kalır mıyım hiç, gözlerimi gözlerinin içine dikmek için başımı ona doğru çevirdim. O an ne kadar çekici yüz hatlarına sahip olduğunun ve gözlerinin nasıl da bu kadar parlak olabileceğinin şaşkınlığını yaşarken yine genç adamın sesi ile kendime geldim.

“Ama hâlâ konuşuyorsunuz. Yoksa ben mi gaipten sesler duyuyorum?” diyerek ukalalığına devam etti.

O anda, sakince gözlerimi gökyüzüne çevirerek başımı koltuğa yasladım, bir daha onu haklı çıkarmamak için hiç konuşmadım ve yıldızları izlemeye devam ettim. Genç adam da aynısını yapmayı tercih etmişti, ısrarcı olmamasına sevinmiştim çünkü onunla uğraşacak halim kalmamıştı.

Yıldızları izlerken de bu gece içine düştüğüm durumu ve yanımdaki genç adamı düşünmeden yapamıyordum. Demek son müşterim, fötr şapkalı, yaşlı bey amca değildi.

 

 

Büyülü Dünya

Bir gece, uykumun tam en tatlı yerinde, Anka, o koca kafasını yorganımın içine sokup beni sessizce uyandırdı. Her zamanki gibi cinlik peşindeki gözleri fıldır fıldır olmuş halde bana bakıyordu. “Hadi uykucu kız, uyan!”

Altı yaşımdaydım ve saat kaç olursa olsun her daim oyuna hazırdım. Hele bir de içinde Anka varsa, her şey olduğundan çok daha eğlenceli bir hal alıyordu.

“Sessiz ol, terliklerini giy ve sakın bir sakarlık yapma Mavi!”

İşte, oyun başlıyordu.

“Yine neyin peşindeyiz Anka? Çok uykum var benim…”

“Şşşt, sessiz ol! Seni büyülü dünyamla tanıştırma zamanı geldi, hadi, acele et!”

Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu ama Anka’nın söyledikleri beni çok heyecanlandırmıştı. Anka’nın büyülü dünyasıyla tanışacaktım.

O önde, ben arkada, gecenin sessizliğine karışarak yetimhane koridorlarında yürümeye başladık. Anka, önce yemekhaneye gidip bir şey alacağını söyledi ve hızlı adımlarla yemekhaneye girdi. Yaklaşık yarım dakika sonra yanıma geldi ve etrafta kimse olmadığından emin olana kadar çevremizi inceledi.

“Mavi, üçe kadar sayacağım ve ‘üç’ dediğimde, arkamıza dönüp bakmadan koşar adımlarla merdivenlerden çıkacağız, anlaştık mı?” der demez, saymaya başladı.

Kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Anka, olaylara böyle  heyecan katmayı nasıl başarıyordu, anlayamıyordum.

“Üç!”

Sanki rüyadaymışçasına merdivenlerden yukarıya koşmaya başladık. Anka önde, “Hadi Mavi, çok az kaldı,” dedikçe hızlanıyordum. Sekiz katı bir solukta çıkmak üzereydik ki terliklerimden biri ayağımdan çıkıverdi. Tam terliğimi almak için merdivenlerden aşağıya inecekken Anka elimden tuttu ve “Prens, seni bu terlikle arasın dursun, hadi, biz büyülü dünyamıza kavuşalım.” diyerek beni elimden tuttu ve daha önce hiç fark etmediğim tahta bir kapıdan içeri soktu.

Gördüğüm manzara karşısında gerçekten büyülenmiştim. Anka, “Büyülü dünyama hoş geldin Afrikalı kız!” diyerek etrafımda dans etmeye başladı.

Bense sadece, “Bu muhteşem Anka, bu muhteşem!” diyerek şaşkınlığımı dile getiriyordum.

Yıldızları ve ayı, hiç bu kadar parlak görmemiştim. Ellerimi uzatsam, onlara değecekmişim gibi hissediyordum. Olduğum yerde, bu eşsizliği seyrederken Anka’nın sesi ile irkildim.

“Mavi, hadi gel, bir de böyle izle!” diye seslenerek beni yanına çağırıyordu.

Bir yurdun çatı katının hiç bu kadar görkemli olabileceğini düşünmemiştim. Rüya gibiydi. Anka, yere serdiği battaniyelerin üzerine sırt üstü yatmış ve manzaranın tadını çıkarmaya başlamıştı bile. Ben de aynısını yaptım.

O an, zaman farklı akmaya başlamıştı. Belki bir dakika, belki bir saat, belki de saatler geçmişti ve biz, sessizce yıldızları izlemiştik. Tam sonsuzluğun içerisinde, düşlerden düşlere atlarken bir anda Anka, pijamasının içinden bir poşet dolusu çilek çıkardı. Şaşkınlıkla bana uzattığı çileklere bakakaldım. Ne kadar kırmızı ve fazlaydılar. Daha önce hiç bu kadar çileği bir arada görmemiştim.

O gece, yıldızlar altında, tüm çilekleri keyifle yedik. Ara sıra hatırladığımda içimden hep, “Ne güzel eğlenmiştik.” diyorum. O gece, gerçekten yaşadığımı hissettiğim nadir zamanlardan biri olarak hafızama kazınmıştı.

Gerçek his 5: Altı yaşında, yıldızların altında çilek yemek dünyanın tüm oyuncaklarıyla oynamaktan daha keyif verici olabilir.

Her ne kadar bu özgürlükten vazgeçmek istemesek de gün doğmadan ve kimse yokluğumuzu fark etmeden yataklarımıza dönmüştük. Yorganımın altına girdiğimde heyecandan hâlâ tüm vücudum titriyordu. Neyse ki bir sakarlık yapmamıştım ve hiç kimse bizi görmemişti.

Sabah olduğunda ise bir terslik olduğunu hissediyordum. Neredeyse vücudumun tamamında kırmızı kabarcıklar oluşmuştu.

Anka, “Korkma Afrikalı kız, sen daha çocuksun, bu tip hastalıklar geçirmen normal,” diyerek beni sakinleştirmeye çalışsa da bir terslik olduğunu o da fark etmiş olacak ki daha yüzünü yıkamadan, bizden sorumlu eğitmene haber vermek için koşarak odadan çıkmıştı.

Yarım saat içerisinde yapılan incelemelerden sonra, revirdeki doktorun eğitimcilere, “Mutlaka yediği bir şeyler dokunmuş olmalı, alerji yapmış,” dediğini duydum. “Kan örneğini, bir de hastanedeki uzmanlara gönderelim, onlar da incelesinler.” Doktor konuştukça korkum ikiye, beşe, yüze katlanıyordu. İçimden tekrar ettiğim tek şey şuydu: “Çileklerdi!”

Tabii ki, müdire, tüm yetimhane için aldırdığı çileklerin eksikliğini fark etmiş ve hasta yatağımda beni ziyarete gelmişti.

Öyle korkutucu bir bakışı vardı ki masallardaki kötü cadılara benziyordu. Saçını hep topuz yapardı, bir de kahverengi bir ruj sürünce tam kötü cadı olurdu.

Müdire odaya geldiğinde, Anka ile hesaba katmadığımız bir şey daha ortaya çıkmıştı. Dün gece, merdivenlerden aşağıya düşürdüğüm minik terliğim.

Müdirenin elinde sihirli, dev bir kötü değneğe dönüşmüş olan minik terliğimi görünce, yatağımın başında duran Anka’ya eğildim ve sessizce, “Prens kendi gelmek yerine kötü cadıyı göndermeyi tercih etmiş anlaşılan, yandık!” dedim.

Anka, elindeki terliğin hesabını soran müdire karşısında sinirlenmişe benziyordu ve beklemediğim bir anda müdireye çıkıştı. “Onun bir suçu yok, çilekleri ben aldım ve ona yemesi için ben verdim.” diye hızla anlatmaya başladı.

Anka bazen hiç olmadığı kadar, gerçek dünyanın içinde oluyordu ve ben onun bu hallerine hiç alışık değildim. Sırf, hasta olduğum halde müdire bana  yüklendiği ve beni ondan korumak istediği için kendini kaybetmiş bir halde anlatıyordu. Ne yapacağımı bilemeden Anka’nın pijamasının üstüne asıldım ve “Sakın büyülü dünyamızdan bahsetme Anka, yoksa bir daha yıldızları göremeyiz.” diye yalvardım.

Söylediklerimi duymuş olacak ki kendine geldi ve müdireyi ikna edecek bir hikâye anlatmaya başladı.

O kadar heyecanlıydım ki, kalbim, Anka’nın müdireyi ikna etmek için aklından ne hikâye yazıp anlattığını duyamayacak kadar hızlı çarpıyordu. En sonunda müdire, “Peki, sizi küçük afacanlar, bir hafta cezalısınız ve yemekhanedeki tabakları temizlemek için içerideki görevlilere yardım edeceksiniz,” dedi.

Sonunda, kötü cadı son lafını etmiş ve odamızı terk etmişti.

Anka, beni hasta yatağımda biraz olsun güldürmek için müdire gider gitmez onun taklidini yapmaya başlamıştı. Nasıl böyle ruh geçişleri yaşayabiliyordu, anlayamıyordum. Onu izlerken bunu düşünmeden edemedim. Az önce yaşanan o heyecan dolu dakikalardan sonra bir anda normale dönmesini şaşkınlıkla izliyordum. Sonra da, “Ne şanslı kızsın sen Afrikalı, terliğinin tekini taa nerelerden müdire ayağına getiriyor.” diye benimle dalga geçmeye devam etti.

“Sen geç dalganı, az kalsın sen balkabağına dönüşüyordun, ben de minik fareye,” dedim ve üzerimdeki heyecanı atmak için yorganımın altına gizlendim.

Acı gerçek 5: Eğer yetimhanede büyüyorsan, sırf çilek yediğin için ceza alabilirsin.

En azından terliksiz kalmayacaktım. Birkaç gün alerjimin geçmesi için dinlendim. Sonra da Anka ile müdirenin verdiği cezayı çekmeye başladık. Her akşam yemeğinden sonra yemekhanedeki görevlilere yardım ediyorduk. Bir haftalık cezamızın bitmesi için gün sayar olmuştuk.

Tabii, o daha bir başlangıçmış, nereden bilebilirdik.

 

 

Gün Doğumu

Gün ağarmak üzereydi. Vücudumun neredeyse tamamını hissetmeyecek kadar üşümüş halde uyandım. Üzerime sanki kar yağmıştı. Belimi, uyuyakaldığım koltuktan doğrultmaya çalıştığımda nerede olduğumu idrak edemedim. Her zaman uyku sersemi olurum ama bu kez biraz fazla sürdü gibi hissediyordum. Boynum öyle bir tutulmuştu ki “çevirmek için akreple yelkovanın birbirini epeyce kovalaması gerekiyor sanırım” diye içten içe söylenmeye başladım. Yaklaşık iki dakikanın sonunda sağıma dönebildim ve o sırada yanımda onu gördüm.

“Bu da kim?”

Şaşkınlıktan ayağa fırladım ve nasıl olduysa ışık hızıyla bir önceki geceyi hatırlayabildim.

“İnanmıyorum, inanamıyorum!” İçimden çılgınca bağırmaya başladım. Bu halde nasıl uyuyakalmıştım? Biraz sonra mesai başlayacak ve hem gerçek ortaya çıkacak hem de kafedeki herkese rezil olacaktım. Nasıl açıklardım tüm bunları? Hem müdürün kulağına giderse kesin kovardı beni. O zaman ne yapardım? Depresyondaki halimi ben bile çekemiyordum ki!

Düşün Mavi, düşün! Çalıştır saksıyı!

Kapının anahtarı hâlâ cebimdeydi. Ah benim akılsız kafam, ah!

Panikle aşağı indim, nasıl indiğimi düşündüğümde hatırlayamayacak kadar hızlı bir şekilde hem de. Kafede her şey o kadar sessizdi ki nefes almaya bile korkuyordum.

Çıkıp gitsem, kapıyı dışarıdan kilitlesem? Yok, olmaz. Onu tekrar kafeye kilitleyemezdim. Kapıyı açıp gidip uyandırsam ve “Aaa, kapıyı açmışlar, hadi gidelim.” desem? Yok, bu da olmazdı. Dün gece çok da iyi davranmamıştım, ya tersinden kalkar ve bağırmaya başlarsa ne olacaktı?

Off, ne yapacaktım?

On beş dakika içerisinde kafamdan onlarca olasılık hesaplayıp hepsini çürütmüştüm. Ama biraz daha bir şeyler yapmazsam zaten bir şey yapmama gerek kalmayacaktı. Elim mahkûmdu, bir şeyler yapmalıydım. Önce her ihtimale karşı cebimden anahtarı çıkardım ve kafenin kapısını yavaşça açtım. Unutkanlığımın gözü kör olsun, sırf bu yüzden, kafeyi kapatma sırası bende olduğunda, teras kata çıkmadan önce kapıyı içeriden kilitler ve yüzünde unutup çekip çıkmayayım diye anahtarı kapının üzerinden alıp cebime koyardım.

Kafenin içerisinde bir o yana bir bu yana gezip ne yapmam gerektiğini düşünürken içimden defalarca, “Bu kadar garantici olma Mavi!” diyerek kendimi suçlamıştım.

Sonra da yine kendime fazla yüklendiğimi fark ettim, neticede hayat bir tecrübeydi ve bana da bunu öğretmişti. Hem şimdi bunları düşünmenin sırası değildi.

Aşağı inerken gösterdiğim performansı yukarı çıkarken de gösterdim. Dört katı nasıl böyle hatırlayamayacağım kadar hızlı çıkabiliyordum?

Teras katına çıktığımda, oracıkta öylece uyuyakalmış olan genç adama baktım. Ne kadar ukala bir insan da olsa, sonuçta benim hatam yüzünden dün gece evine gidememişti ve biraz daha uyanmazsa soğuktan donması işten bile değildi.

“Vicdan var bizde vicdan, ey ukala dümbeleği.”

Serin havalarda, müşterilerin üşümemeleri için özel olarak hazırlanan kafe şallarından birkaç tane aldım ve yavaşça genç adamın üzerine örttüm. Uyurken ne kadar da masum görünüyordu.

“Aman kızım Mavi, sakın bir sakarlık yapıp da uyuyan devi uyandırma, sakın!”

Yavaşça kapıya yöneldim ve arkamı dönerek olay mahallinden uzaklaştım. İşe yarayacağından emin olmadığım a planımı uyguluyordum ve b planım da yoktu.

Planı uygulamak üzere, personel odasındaki dolaptan çantamı aldım ve kafeden çıktım. Sanırım, a planım kapıyı dışarıdan kilitlememek olmuştu.

Neyse ki bugün izin günümdü. Yalnız hemen yurda gidemezdim. Kafeyi açmak için gelecek olanlarla karşılaşmadan kapıyı kilitleyebilmek için ukala dümbeleğini bir şekilde uyandırmam gerekiyordu. Yoksa sabah elemanları, geldiklerinde kafenin kapısını açık görürlerse kafeye hırsız girdiğini düşünebilirler ve o dakikadan sonra iş çığırından çıkabilirdi. Hayatın olasılıklarını hesaplamakta idmanlıydım neyse ki. Yoksa tüm bunlar nereden aklıma gelecekti ki? Yüksek zekâlıydım da bugüne kadar haberim mi olmamıştı acaba? Şimdi birkaç oturum açmıştım sanki içimde, o iç sesten bu iç sese geçmiştim. Off, nasıl olacaktı? Galata Kulesi’nin dibine oturmuş, bir yandan kafeyi gözetlerken bir yandan da düşünüyordum. Nasıl, nasıl, nasıl?

Kuleye çıkıp taş falan atsam yetişir miydi acaba? Heh, saçmalamaya başlamıştım, kule bu saatte açık olmazdı ki.

Yaklaşık yarım saat geçmişti. Giderek tansiyonum yükseliyordu ve artık düşünemez olmuştum.

Tam pes etmek üzereydim ki gördüklerime inanamadığım bir şey oldu. “Oley be!”

Sanırım aklıma dâhiyane bir fikir gelmişti. Bu kez iyi mi ya da kötü mü olacağı konusunda olasılıkları hesap etmeden daldım kalabalığın arasına.

“Çocuklaaaaar, ne yapıyorsunuz burada böyle?”

İki saniye sonra, çocukların arasına kendimi deli gibi atmıştım. Sorduğum soruya pembe yanaklı, kutuplardan basık, ekvatordan şişkin olan toparlak bir çocuk cevap verdi.“19 Mayıs kutlamaları için hazırlandık abla, bugün İstiklal Caddesi’nde özel bir gösteri yapacağız.”

Duyduklarım bayram havası yaşatmıştı bana, o an gözlerime kurtarıcı bir süper kahraman gibi gelen çocuğun gözlerinin içine içine bakarak konuşmaya başladım.

“Ağzından bal damlıyor, bal. Peki, şimdi şurada benim bir kafem var, hemen onun önünde ufak bir prova yapmaya ne dersiniz? Bence harika olur. Olmaz mı? Hadi, ne olur beni kırmayın.”

Artık nasıl yalvardıysam, çocuklar teklifimi kabul ettiler. Grup halinde kafenin önüne doğru yürürken pembe yanaklı, anladığım kadarıyla grubun başı olan çocuk tekrar tekrar sormaya devam ediyordu. “Abla, eminsin değil mi, bu saatte rahatsız etmeyelim insanları? Sonra kızmasınlar?”

“Ya bugün bizim bayramımız değil mi, bugünün çocukları yarınların gençleri sizler değil misiniz? Merak etmeyin, hiç kimse bir şey diyemez. Hadi, gelin şöyle, kafenin tam önünde başlayalım biz provamıza.”

Ohh, ikna etmiştim bando takımını. Umarım, ukala dümbeleğini bu şekilde uyandırıp kafeden çıkmasını sağlayabilirdim.

“Hadi çocuklar, güçlü güçlü, gümbür gümbür başlayalım provamıza. Öyle, elinizi korkak alıştırmayın. Bir, iki, üç!”

Çocuklar enstrümanlarını hep birlikte çalmaya başladığında öyle bir ses çıktı ki ağaçlarda uyuyan kargalar bile rahatsız olup uçmaya başladılar.

“Heh, bando dediğin böyle olur. Yaşasın 19 Mayıs! Yaşasın geleceğimiz, çocuklarımız!”

Yahu, sağır sultan bile duymuştu bandonun sesini, bizim ukala dümbeleği hâlâ ortalarda yoktu. Çok az zaman kalmıştı kafenin açılmasına ve kafeyi açacak olan elemanlar gelmek üzereydiler. Bandodan çıkan ses işe yaramaz ve yukarıdaki patlamaya hazır bomba uyanmazsa, kalbim bu duruma dayanamaz ve gençliğimin baharında, başka bayramlar göremeden göçüp giderdim bu dünyadan.

Kötü senaryolar yazmış, hatta kendimi dahi o senaryoların birinde öldürmüşken, kafenin kapısında birini görür gibi olmuştum. Evet, yanlış görmüyordum. “Ne ağır uykun varmış arkadaş, sonunda!”

Yüzündeki öfkeyi uzaktan bile görebiliyordum. Önce kapının açık olmasına şaşırdı, öfkeli öfkeli saatine baktı ve kapıyı kapatmadan hızla uzaklaştı. Ohh, kurtulmuştum ondan.

Beni göremeyeceği kadar uzaklaştıktan sonra bando takımındaki çocukların neredeyse hepsinin alnından öptüm diyebilirim. Koşarak kafenin kapısını kimsecikler görmeden dışarıdan kilitlemeyi başarmıştım. “Görgüsüz şey, insan kapıyı arkasından kapatır.” diye söylenecektim ki vazgeçtim ve kafeyi başıma yıkmadığına dua ettim. Ben onun yerinde olsam, kafeyi içten yıkarken bandonun sesi buna yardım bile edebilirdi.

Ne gündü be! Anka’ya anlatsam inanmaz, “Yine yazmışsın, boynuz kulağı geçer derlerdi de inanmazdım.” der ve kesin benimle dalga geçerdi.

Yurda giderken neredeyse yirmi saat sonra telefonuma bakmayı akıl edebilmiştim.

Sıfır cevapsız arama, sıfır mesaj. “Kim merak eder ki Mavi’yi?” Ama alışmıştım artık, o kadar şey atlatmışken buna moralimi bozamazdım. Bugün okula gitmemeye karar vermiştim, hem izin günümdeydim. Tüm gün uyumayı planlayarak yurda yürüdüm.

Yetimhane müdiresine de dün gece izinsiz olarak nerede kaldığıma dair yazılı bir dilekçe yazmak zorundaydım. Yurdu görür görmez bu aklıma gelmişti. Tabii ki dilekçede gerçeği söyleyemezdim çünkü buna inanmazdı. Bunları düşünürken odama girip pijamalarımı bile giymeden ranzama çıktım. Yaşadığım onca garip şeyden sonra zaman algımı yitirmiştim sanırım, bazı şeyleri hatırlamayacağım şekilde yapar olmuştum.

Nasıl da üşümüştüm sabaha kadar? Hayatımda ilk kez yetimhane ya da yurt dışında başka bir yerde kalıyordum, hem de yanımda tanımadığım biriyle. Garip ama farklı hissediyordum. Tam ukala dümbeleğiyle karşılaştığım an gelmişti aklıma ki o an yatakta sızıp kaldım.

Hemen hemen dört saat sonra, midem açlıktan kazınmış, gözlerim uyumaktan şişmiş bir halde uyandım. Akşamüstü olmak üzereydi. Bir şeyler yesem iyi olacaktı. Hâlâ sabahın gerginliği üzerimdeydi ve boynumun tutukluğu, o stresli anları tekrar tekrar bana hatırlatıyordu.

Çantamdan, yurda giderken aldığım sandviçi çıkardım ve hızlıca yedim. Ne kadar da acıkmıştım. Pencereden dışarı, gökyüzüne doğru baktım, yıldızlar uğruna ne çok aksiyon atlattığımı düşünerek gülümsemekten kendimi alamadım ve mavi, yarım melek kanatlı dövmemi öperek tekrar uykuya daldım.

Stok Kodu
:
9786257077415
Boyut
:
13,5 x 21
Sayfa Sayısı
:
352
Kapak Türü
:
Ciltli
Kağıt Türü
:
3. Hamur
Dili
:
Türkçe
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat